‘Ahmet Yıldız’a adanmış bir film…’


Zenne Antalya’da En iyi İlk Film Ödülü kazandı, filmin oyuncusu Erkan Avcı’da En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu ödülünü… Festivalin ilgi çeken filmlerinden biri olan Zenne nefret cinayetine kurban giden Ahmet Yılmaz’ın hayatının etrafında dolanıyor. Ama onu yan karakterlerle besleyerek başka konulara dalıyor ve başka sorunları da masaya yatırıyor. Bir yanıyla renkli ve umutlu bir yanıyla dramatik ve umutsuz bir film Zenne. İki başrol oyucusu Erkan Avcı ve Kerem Can’la Zenne’yi konuştuk…

Banu Bozdemir / Murat Tolga Şen

Can’daki Ali karakteriyle buradaki Ahmet karakteri o kadar farklı ki biraz da oyunculuktaki geçişlere, bu bukalemun tarzı oyunculuklara değinelim istedim. Mutlaka her oyuncunu hayali değişen rollerdir…
Erkan Avcı:
Tam da öyle. Kerem (Can) şimdi de İslami bir hikayenin içinde oynuyor. Oyuncu kendisindeki birçok rengi ortaya çıkarak ister ama bu her  zaman oyuncunu kendisiyle alakalı bir şey olmuyor. Senaryo, yönetmen ve kendinize ve size inanan insanlar lazımdır. Can ve Zenne çok iyi iki proje. Can’da Selen (Uçer) ve Serdar (Orçin) izleyici olarak çok sevdiğim oyuncular. Biz bir buçuk yıl falan çalıştık Zenne için, hiçbir şeyi tesadüfe bırakmadık. Kerem Can ile birbirimizi çok severiz. Bu çok önemli bir şey. Daha önce tanışmıyorduk. Ama bu ekipteki diğer herkes için de geçerli. Sorumluluk var tabii bir de söylediğiniz gibi değişmek. Değiştikçe insan kendisini yenileyebilir ve yaratım alanını büyütebilir, var olabilir…

Diyelim ki Zenne’deki Ahmet Yıldız karakteriyle ödül aldınız? Ama Can filminde de çok iyisiniz? Mesela siz hangisiyle ödül almak isterdiniz?  (Röportaj ödül gecesinden önce yapıldı)
E.A:
İkisiyle de almak isterim. Bunu politik değil dürüst bir cevap olarak algılamanızı isterim. İkisinde de emek var. Ben acizane biri olarak bir karakteri canlandırmaya çalışıyorum. Yönetmenin ne kadar kesip biçtiği, ne kadar görmek istediği onunla ilgili. Ben oradaki biriyim. Hayatta herkes bir başkasının figüranı ya da başrolü.

Zenne Ahmet ve Can’ın hikayesiyle başlıyor ama biz öncesinde daha çok Can’ın hayatına odaklanıyoruz ve Ahmet’in de öyküsünü izliyoruz… Tam tersi olmalı mıydı sizce de?
E.A
: Türk sinemasında çok alışık olmadığımız bir tarz. Bizim filmde üç başrol var. Üç karakterin de hikayeleri var. Trajik karakter Ahmet olduğu için seyirci de öyle bir algı oluşuyor. Can karakterine baktığımızda film onunla başlıyor ve bitiyor. Bizim için umudu temsil eden o. Giovanni’nin hikayesi başlı başına bir film konusu zaten. Gazeteci olduğu için siz daha hassas bakabilirsiniz. Hikayeyi bu kadar spiral biçimde iç içe geçirmek iyi bence. Dramı her zaman ölen kişi üzerine kurarsınız. Film Ahmet Yıldız’a adanmış bir, Ahmet Yıldız’ın filmi değil. Olmasını da doğru bulmuyoruz. Caner Alper (senarist ve yönetmen) bir hikayeden bir sürü hikaye yaratmaya çalıştı.

Can İzmirli ama İstanbul’da yaşıyor. İzmir’den İstanbul’a aslında daha karmaşık bir ortama geliyor. Askerden kaçarken başka şeylerden de mi kaçıyor?

Kerem Can: Evet sadece askerden kaçmıyor aslında. Bir yandan da annesinden, o aile ortamından abisinden de kaçıyor. Filmde farklı semboller ve imajlar var. O kafes dansı bir nevi Can’ın da hikayesi. Çünkü İzmir’de korunaklı, annesi onu koruyor. Bazen fazla sevgi de fazla gelebilir, tehlikeli olabilir. O yüzden Can serbest olup başka bir yerde yaşamak istiyor. Sadece bir tek şeyden kaçmıyor.

Filmde çoklu bir anlatım tazı var… Hepsi birbiriyle bağlantılı aslında ama bu kadar çok konuyu harmanlamak bazen bir acemilik gibi algılanabilir bazen de profesyonellik göstergesidir.
E.A:
Replik sayısından tutun, hikayelerin geçiş alanına kadar hepsi daha senaryo aşamasında bitmiştir. Bu bir karaktere odaklanamama meselesi değil, üç hikayeyi bir arada anlatma becerisi olarak algılanmalıdır. Çünkü bu üçlü bir dostluk hikayesi. Birini daha değerli kılan bir şey yok aslında. Ahmet’e insani açıdan baktık, çünkü artık o yok.  Ama gülümsemeye de ihtiyacımız var ve öyle bitiriyoruz. Daniel’in hikayesine baktığımız zaman o patlama öncesinde çocuklara bir adım daha gidin diyor. O fotoğraf tutkusuyla alakalı, ihtiras ve mesleki deformasyonuyla alakalı. Belki Ahmet için de istediği o. Onu bir adım daha attırıp ölümüne sebep oluyor aslında. Batılılar izlediğinde en trajik karakteri Daniel olarak görmüşler. Yıkım noktasını ondan almışlar. Tamamen bir tercih yani.

Daniel, Can ve Ahmet arasındaki arkadaşlık, tanışıklık ya da her neyse o biraz çok çabuk olmadı mı? Hani paylaşımlarla şekillenir ya bazı şeyler…
E.A:
O da bir tercih aslında. Dramatik kurguda bir değişim dönüşüm bekliyorsunuz seyirci olarak. Ama bazen spot cümlenizden gidersiniz olaya. Mesela ‘dürüstlük öldürür’ cümlesi. Dönüş diye bir Rus filmi vardı, bir baba oğul hikayesi. Müthiş bir şeydi. Orada bizim dramatik olarak merak ettiğimiz hiçbir yere uğramıyor. Ara önermeler filmin ana hikayesine hizmet etmediği için bence. Ben rahatsız olmadım. Filmi uzatmak istemediler.

Zenne filmin en görsel, en renkli karakteri. Ve de en ilgi çekici. Bu hazırlık süreci nasıl oldu?
K.C:
Zenne bir oyuncu için büyük bir şans olarak görülebilir. Benim için öyleydi, hayatım değişti diyebilirim. Çok farklı ve yetenekli insanlarla çalışma fırsatım oldu. Ben Berlin’de yaşıyorum. Ama Türkiye’yle olan bağlantılarımı hiç koparmadım. Senaryo ilk geldiğinde Ahmet Yıldız hikayesini duymuştum. Çok önemli bir dava ve misyonu olan bir proje olarak görmüştüm. Bir oyuncu için bir projenin davası ve misyonu varsa önemlidir. Bu rolün çok farklı renk paletleri olması da çok güzel bir şey. Ben daha önce dansçı olarak hiç çalışmadım. Birçok dansçı ve sanatçıyla çalıştım, insan olarak da gelişiyorsunuz. Ve ekibimdeki herkesle çalışabilmek gelişim için büyük şans. Benim için çok yoğun bir yedi aydı. Oğlum dünyaya gelmişti. Hem Berlin’de olmak, hem provalara gitmek uzun zaman aldı tabii. Minnettarım.

Metot oyuncususun sanırım. Kendini kapatıp rolüne yoğunlaşmışsın sanırım. Siz oyunculuğa nasıl bakıyorsunuz?
K.C:
Genelde normal şartlarda bu kadar çok zamanımız olmuyor. Bence metot diye bir şey yoktur. Bana bu fırsat verildi. Can dansçıydı ve ben de öyle olmalıydım. Bir oyuncu için optimali bu olmalı. İstediğim gibi çalışmak isterim ama realite her zaman böyle olmaz. Bu projenin güzelliği burada, hızlı çalışamıyorsunuz.

Ahmet Yılmaz’a eşlik eden Can ve Daniel karakteri gerçek hayata ne kadar uyuyor, Ahmet’in onlarla arkadaşlığı var mı?
E.A
: Devam eden bir dava olduğu için halihazırda bazı şeyleri değiştirmek zorunda kaldılar. Zaten filmin başında esinlenme var deniliyor. Daniel karakter yok aslında o Mehmet’in (Binay) kendisidir biraz da. O da basından gelme bir fotoğrafçı. Biraz batının karakterleri değiştirme ve çabuk çabuk karar verdirme izdüşümü aslında.

Annelerin batılı ve doğulu olması ve ona göre karakterlerinin biçimlenmesi nasıl bir doğruculuk içeriyor?
E.A:
Filmde birçok tezat var aslında. Sevgi’nin evine baktığımız zaman cıvıl cıvıl. Fotoğraflar, objeler. Doğu evine, özellikle Ahmet’in kendi evine baktığımızda daha sade.  Stilize bir ev. Aslında doğudaki evler de renklidir. Bunun gibi bir sürü klişeyi kırmaya çalıştık. İki anneye ve iki kutba ihtiyaç vardı. Kötülemek açısından değil ama meseleye böyle düşünen de var, böyle bakan da var demek içindi. Doğu batı olmasından ziyade farklı skalaları göstermek içindi.

K.C: Doğu batı diye bir ayrım yapmak bence çok doğru değil. Her iki tarafında kendisini eleştirmesi lazım. Buna inanıyorum.  Bu tek bir kişinin hikayesi değil, aynı zamanda bir aile dramı. Bizim ailelerimize bir büyüteç tutuluyor. Bir yanda oğlunu inanılmaz seven, koruyan bir anne var. Diğer yanda onu belki seven ve sonrasında onurunu korumak için onu yok etmek isteyen bir anne. Bu filminde mesajıdır. Teyze ve enişte de enteresandır mesela. Enişte ‘doğulu’ ama nasıl bambaşka bir karakter değil mi?

Ahmet Yıldız’ı canlandırmak nasıl bir duygu? İlk teklif geldiğinde neler hissettiniz?
E.A:
Sorumluluk, heyecan ve korku. Yaşamış birini oynuyorsunuz, korku çünkü; ben bunu ne kadar becerebilirim diyorsunuz. Edebiyat değil sonuçta bu. Sonra Ahmet hakkında yönetmenlerimizle konuşmalarımız oldu. Bir gece internette Ahmet’in yazdığı bir makaleyle karşılaştım. Çok dokunaklı bir yazıydı. Yalnız olduğundan, ailesinin ona tavrından bahsediyordu. Ahmet’i hep başkalarından dinlemiştim ama sanırım o yazı benim daha iyi algılamamı sağladı. Bir buçuk yıl çalıştık ama Ahmet’in bende vuku bulması bir anda bir fotoğraf sayesinde oldu. Kıpır kıpır bir adam gördüm ben orada, Adonis gibi. Lakabı da oymuş zaten.
Bu film neden bu kadar ilgi çekmiş olabilir?
E.A:
Bunun iki karşılığı var. Birisi teknik. Seyircinin ‘anlamadan’ hissettiği bir film. Müthiş bir teknik başarı var filmde. Bunun yanında ortaya çıkan insani hikaye. Biz duygularımızla karar veren bir milletiz. İnsani bir şey var ortada. Bir baba oğlunu öldürüyor, filmin sonunda duygusal patlama yaşanıyor. Bu patlama hali çok normal bir şey aslında.

K.C: Ne yaptığımızı biliyorduk, güzel bir konuydu. Tepkilerin ne olacağını ölçemiyorduk. Sanatsal ve ticari kaygılar var, bir de oyuncunun beğenilme kaygısı eklenince beğenilmeme durumunu da düşünüyorsunuz.

Son sözler…
E.A:
Nefret suçlarının temelinde galiba bizim gibi düşünmeyen, olmayan, yaşamayan şeyi katletme, ortadan kaldırma hali yatıyor. Bu ortaçağdan kalma bir düşünce aslında. Bütün kurumların resmi ya da sivil bu duyguyla baş etmesi gerekiyor. Bunun başka yolu yok.
K.C. Umarım bir şekilde bu konularda adımlar atılır. Ve ümitliyim de. Umarım adım adım böyle bir topluma, böyle bir fikre yaklaşırız. Özgürlük ilk önce karşımdaki kişinin de özgürlüğüdür. Böyle bir toplumda yaşamayı ümit ediyorum.

İlk yorum yapan olun

Bir Cevap Yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.