‘Gerçekçi oldum ve imkansızı başardım’


Kısa filmin farklı dünyalarıyla devam ediyoruz. Savaş Baykal’la. Kelebekler, İşsiz Kalmış Cin, Kağıttan Hayatlar; Tutunamayanlar, Cennette de Ölüm Var, Kara Delik ve Bilyeler, Gölgem Beni Terket, Suratsızlar İle Aynalar birbirinden güzel, çoğu zaman çocuk dünyasının saflığına adanmış filmler. Kanatsız Taklalar ve Öngörüye Ağıt uzun Baykal’ın metrajları. Baykal sorularıma değişik, şairane bir karşılıkla yanıt veriyor. Yardımsız iki tane uzun metraj çekmiş, dertli mi dertli bir kısa filmci o… Belki Baykal’ın söyleyecekleri kısa filmcilerin dertlerine derman olur…

Banu Bozdemir

Kısa filmin sizin için ifade ettikleri?
Aslında bu soruya karşılık en iyi cevap en derinlemesine kendime yönelttiğim soruları yanıtlarken çıkarsadıklarım olacak; kendimden kaçamayacağım gibi okuyucunun da zihninde doğru bir tanımlamanın belirginleşmesi için cevaplayacak olursam; Her şey ilk önce “kişinin” salt kendini ifade etme dürüstlüğünde, varlığının bütün bileşkelerini göstermek için edindiği araçlar değil midir? Ve böylelikle; “kişi yaşadığı yoğunluğu, belki de duruluğu, kendisine katıklanmış olan her şeyi, “gerekçeleriyle” görünür, duyulur, işitilir, öteki ile bütünleşmek bazen de ayrışmak istenciyle yapmaz mı?” Kendini ifade etmek isteyen kimseler için bundan kaçış yoktur, işte; o zaman küçük bir karalama, belki bir küfür, belki bir tebessüm…  Kısa film kısa bir filmdir sadece, ötekiyle belirli nedenler doğrultusunda bütünleşme ihtiyacı duyan kısacık bir süreç. İfade yöntemlerinin tümünde olduğu gibi görsel anlatım dilidir. Eninde sonunda iyi belki de kötü bir filmdir. Senaristinin veya yönetmeninin bir olayı, olguyu, olması gerekeni algılayışındaki öngörüsü duyulur olanı görünür kılma çabasıdır, böyle de olmalıdır. Özlemi duyumsanan dünyanın olabilirliğine trajik ve komik olanın biçimini özetleyerek dile-göze getirilişini ifade eder benim için. Anlatım üslubu nasıl olursa olsun kurgusundaki gidişatı gereği başlangıç ve sonucu vardır ki alaycılıkta olabilir.


Sizin filmlerinizi izledikten sonra eminim ki birçok insanın kısa filme bakış açısı değişmiştir. Farklı bir bakış var kısa filmlerinizde… Sanırım gerçekçilik…
Sahicilik kavramını düşünürsek daha isabetli olur. Gerçek olmayan ne var ki?  Yok işte.  Okuyucu bu satırları okuyor ve ben bunu hayal edebiliyorum, şimdi bu kurduğum hayalin gerçek olmadığına beni ikna edebilir misiniz.! Siz okuyorsunuz, işte. Gerçek hayalden bağımsız olduğunda bunaltıcı ve yıkıcıdır, hayal gerçekten bağımsız olduğundaysa içeriksiz, boş olur. Benim için böyle. Şimdi sorunuza farklı bir yöntemle cevap vereceğim. Okuyucu, iyi, kötü, belki ikisi birlikte, hırslı, ikiyüzlü ya da kendini donatmak isteyen erdem peşindeki biridir, fark etmiyor, belkide hepsi. Bu yazıyı yazarken önemsediğim tek şey, okuyucunun zihninde kendimle ilgili olanın, sezdiğim bir şeyin onun nezrinde görünmesini, canlanmasını sağlamak ve böylelikle yaptıklarımın da aslında hepimizin ortak yaşamını içerdiğini en kötü okuyucuya dahi hissettirmeye çabalamak. Bu şu anki yazım sürecinde hissettiğim şey  “samimiyet”. “Gerçek” tek başına göründüğü gibi değildir, birçok katmandan oluşur, anlamak oldukça zordur farklı katmanları sebebiyle. Sahicilik ise bir nebzede olsa gerçekliği kapsar ve bazen sahici olmayan kurulmuş bir gerçekliğin önüne geçer. Apaçık örnek verecek olursam film ya da sinema yapısı ve hareket halinde olduğu dinamikleri gereği en çıplak gerçekliğe yaklaşsa bile sadece bir kısmını kopya etmekten, canlandırmaktan öteye geçemez ama sahiciliği ve samimiyeti öne çıkardığında bir söylem oluşmaya başlar. Profesyonel bir oyuncu hırsızı taklit eder, ona, bu öykünmeyi gerçekleştirmesi için mekan, makyaj vs. gibi olanak ve koşullar hazırlanır. Gerçekte bir hırsız, provasını ötekini-kendini taklit etmek için yapmaz, hırsızın ön provası, motivasyon yükselişini harlayan sahip olmak istediği nesne, maldır. Hırsızın neden sorusunu sormak, koşullarını irdelemek onu kuşatan ve sürükleyen olguları bulmak bir nebzede olsa gerçekliğini anlamaya çalışmaktır ki bu sorgulama mutlak bir sonuca götürür. Bu yüzden görüneni deşmek gerekir. Zor ve güçtür. “Öngörüye Ağıt” adlı çalışmamda buna yakınlaştığımı düşünüyorum. Dziga Vertov kamerası ile gerçekliği yeniden adım adım inşa etmeye çalışır, Jan Rouj Ben Bir Kara Deriliyim adlı filmi ile daha önceden denemiş. Bu yazıyı şöyle de değerlendirebiliriz işte o zaman filmlerimin bir değişiklik yaratıp yaratmadığı konusunda okuyucu ile de bir uzlaşım sağlamış oluruz, aklında küçücük bir hareketin bile olmasını sağlayabilirsek tabii sonuç “evet farklı bir bakış açısı oluşturabilmişim” demektir.

Filmleriniz için son yıllardaki sinema anlayışının kısa filme yansıyan hali diyebilir miyiz?
Daha öncesinde yaptığımın, doğulu mu, batılı mı, gerçek mi, sürrealist mi olduğunu düşünmedim ve şimdi bile bunu umursamıyorum, herkes olduğu yere bakmalı, baktığı yerde olmalı, uzaktan uzağa sevsen olmaz derim, uzaktan uzağa, kenarından dolaşarak geçirme gözünü. Travmalarla doluyuz ve bu toplu ve bireysel ve sınıfsal travmaların ortak bir dilde dinlenmesi, iyi anlaşılması, iyi ifade edilmesi gerekiyor ki gelecektekiler için barışçı, özgürlükçü, demokratik bir yaşam alanı oluşsun. Sinemanın doğusu, batısı, kuzeyi güneyi var diye bakmadım, böylesine bir bakış yeteneğine de sahip olmayabilirim.  Yaşamınızın topaklandığı yer, temeli aldığınız zemin ne yapacağınızı ve yaptığınızı belirleyebiliyor. Söz konusu olan sinema ise hangi yönde olursa olsun muhakkak oraya bakılır.

Politik bir açısıyla biçimlenmiş gibi görünse de sonunda hep daha insancıl ve masum olana yapılan bir çıkış var filmlerinizde?
Bu değindiğiniz içerik konuşuluyor ve söyleniyor, tüm filmlerimle ilgili ve çoğu izleyici ve arkadaşımın ortak yanı, ama bir film, bir resim, bazen bir heykel tasarlarken politik, apolitik düşünmüyorum. Sezgisel bir şey, ilerleyip gider, her insan masumdur, koşullar masumiyeti yenebilir, ezebilir, ama önünde sonunda en insancıl olana varılmak zorundadır. Çünkü; kentli, insan olduğunu masum bir şey ile karşılaştığında hatırlar, anımsar ve çoğu kentli masumiyetin karşısında vicdani bir sorgulamaya girer, vahşileşen bilincinin karmaşıklığında samimiyeti ve duygu kaybını anlar, son yüz yılın kentli insanı utangaçlığını kendi içinde masumca yaşar. Tekrar politik açıya geri dönelim çünkü vurgulamak istediğim bir şey var okuyucu için; resim yaptığım 10 yıl süresince bu tür kavram ve söylentilerin beni çok sakatladığını açıkça dile getirmekten ve bölümümdeki öğretim üyelerinin sakatlayıcı tartışmalar ve çoğunun yaralayıcı görüşler içinde olduğunu vurgulamaktan da kaçınmam. Bu deneyim sinema okulları için geçerli midir bilmiyorum! Yaşadığı yerde, olup bitenler içinde duyarlılık bilincinin oluşması ve gören bir göz yeterli. Gerisi üslup meselesi. Sahiden soruyorum, küçük bir düşünme payı bırakılmalı; derdin var mı? Kendinin dışında ötekini de içeriyor mu? Ötekini de ilgilendiriyor mu? Al kameranı ve sokağa çık ama dikkat et o bir silah değil, gözdür. Gözlerine dikkat, çünkü gördüklerinin rengini başkalarının ruhuna süreceksin. Okuyucu- göz senin sevdiğine yöneldiğin ilk yoldur, aldatıp aldatmamak sana kalmış. Kısacası “etrafımdaki her şey ve şimdiye kadar gördüğüm herkes kimi zaman politikti ve kimi zamanda hiç politik değillerdi.


Kısa filmlerin değiştirebilme ve dönüştürebilme gücü olduğuna inanıyor musunuz?
Kısa filmlerde çok iyi niyetli, çok samimi görüşlerle beslenmiş gönderiler seyrettim. Unutmadan şunu eklemeliyim; “değiştirmek ve dönüştürmeyi isteyebilirsiniz ama bu istek tek başına bir anlamsızlaşır, anlamsızlaştırılır, tesiri olmaz. Al-gı-layan nesnenin, kişinin, duygunun, bilincin, toplumun, “yansı-tılanın” içinde “yansı-masını” “çarpılarak” bulması gerekiyor ki buda yeterli değil. Ciddi bir tutarlılık ve yoğunlaşma gerektirir değiştirme isteği ve hele böylesine çıldırmış gösteri ayartmacılığı üzerine gelişen modern (postta olabilir ) toplumlarda daha fazla özgüven hissine ihtiyaç var ve başka alternatif birliktelikler ve cesaret yoğunluğu devamlı ve tam olmalı.”  Bu husus üzerinde biraz daha detaya inecek olursak göreceksiniz ki kısası uzunu fark etmiyor, film filmdir. Uzun filmlere harcanan paralar hesaba katılacak olursa kısa filmler anlamı, duyarlılığı ile çoğu uzun metraj filmleri ezip geçiyor ki bazen cep telefonu ile çekilmiş olmasına rağmen. Sinema şimdiye kadarki tüm sanatlardan çok daha güçlü, hem de çok, sezgisel bir bilinçlenmenin sürecinden kaynaklanıyor ve çokta doğrudur. Çünkü sinema – film; tüm disiplinleri barındırıyor içinde, gücü de buradan kaynaklanıyor. Ama en kötü koşullarda bile nasıl yapmalı sorusuna verdiğim ve denediğim birkaç yöntemden sonra ortaya çıkan sonuç, bana, şimdi, buraya, okuyucunun da bilmesini istediğim ciddiye alınması gereken görüşümü ısrarla yazmam gerekliliğini vurguluyor. Kısa filmlerden önce yönetmenlerin, değişimi cesaretle istemeleri arzulamaları ve ısrarla bu dönüşüm sürecini devam ettirecek tutarlı bir kişiliğe sahip olmaları gerekli. Hayat kolayca eyleme süreci değil. Çok şey tartışmak yerine küçükte olsa bir şey yapmak daha gururlu bir davranış olurdu. Böylelikle bir değişimden söz etiğimizde daha isabetli olurduk.

Kısa filmlerinizdeki gibi  (bazıları elbette) yaşadığınız doğru mu? Yaşam mı filmlerden, filmler mi yaşamdan besleniyor?
Yaşam filmlerden beslenir kimi zaman, işte; bu, az önce söz ettiğim değiştirme dönüştürme bilincinin dinamiğidir. Bazıları, arkadaşça bir şeyler anlatır, hiçbir abartıya kapılmadan, kendi kültürünün renklerini, derinlerinde yatan duyguları, trajediyi görselleştirerek sizin ile duygudaşlık kurar, sizi kendine, kendini size benzetir kimi zaman, hoştur iyidir, hala insan olmanın hissini uyandırır. Max Scheler, “Empatinin sayesinde” diyordu “kişisel bilincimizin sınırlarını aşabiliriz: bize başka bir bilincin doğrudan varlığını gösterir. Yönetmen denilen karar yetkisine sahip kişi, insan, yaşamdan bazı kesitler alır ve bu yaşanmışlıklar zihninde kendi anlamlı ya da anlamsız bulduğu ideal (naif, komik, trajik… bazen hepsi) söylemiyle, görüşüyle içleşir. Yönetmenin dünya görüşü, rüyası, düşü çoğu zaman düşüşü de filme katıklanmış olur böylelikle. Böylelikle film yaşamdan, yaşamda da filmlerden beslenir. felsefe, şiir, edebiyat ve diğer sanat kolları içinde aynı devinim söz konusudur. Filmler sahiden yaşamlardan beslenmeli ve bu doğrultuda kendi üslubunu çarparak etkileyerek ortaya koymalı, bundan kastım izleyiciyi herhangi bir yere doğru teşvik, koşullamak değil, izleyici evine giren hırsızı tanımalı. Savcı veya hakim veya gardiyan karşısındakinin koşullarını bilmeli, öğretmen öğrencisinin kişiliğinden, dilinden, yapısından anlayarak açıklamalı ki öğretimin bir anlamı olsun. İşte sinema. Bir şey söylemeli bence iyi yönetmen, kişilerin ruhunu besleyeceği, anlamını tüm ağırlığı ile koymalı boşluğun ortasına.  Bir tek kişi için bile yapılmış olsa da. Sinema dünyayı değiştirecek güce sahip. Tabii ki ben henüz bu değişimin en azından bir parçası olabilecek ne güçteyim ne de o koşullara sahibim. Ama kendi hakkımda en iyi bildiğim şey bazı filmlerin bende henüz ilkokul, lise ve lisans dönemlerinde ciddi ve yok sayamayacağım değişimlere neden olduğudur. İşte bunu çok iyi biliyorum.

 Uzun metraj da çektiniz. İki tane… Kısa film çekmeye devam edecek misiniz? Yoksa kısa film uzun metraja bir geçiş miydi sizin için. (Ben öyle olduğunu düşünmesem de soru olarak böyle soruluyor ancak)
Kısa filmin disiplini gereği gücünün, süresinin yetmeyeceği, anlatmak istediğim saatleri aşan yoğun, yaşanmışlıklar ve duygularım mevcut herkes gibi. Artık sinemanın kendi dinamiklerini de kavrayabiliyorum, bu sır ve gizem dolu bir şey, öznel bir deneyim. Kısa film, uzun metraja bir geçiş süreciydi ve de değildi. İkisini de iyi anlıyorum. Kısa filmden öğrendiğim çok şey oldu ve uzun metraj filmlerimi cesaretle eylememi sağladı. Parasız, yalnız ve kimi yerde çaresiz olmama rağmen bir yöntem geliştirip anlatmaya çalıştım kısalarla “Cennettede Ölüm Var’ı ” (15 dakika) hep uzun hayal etmiştim ama olanaksızlıklar el vermedi. O sıralar yine uzun bir öykü belirdi aklımda kısaya çalışırken ve daha fazla sesimi duyurabileceğimi düşündüm, SİYAD ödülü gücümü toparlamam için bir etkendi keşke biraz para ya da bir kamera ya da kaset de olabilirdi verselerdi iyi olurdu J.  Çünkü sesim, içinde olduğum mahallenin ve evrensel bir anlatımın dilini oluşturabilir diye düşünerek “Kanatsız Taklaları” yaptım. Gene bozuk kamera, yönetmenlik, ses, ışık, kurgu… “Tanrım bilmecenden bana da ver” diye sıklıkla söylendiğimi iyi hatırlıyorum. Başladım ama sözde çok bilen camia içindeki ezber kelimelerin duygu ve ciddiyet zedeleyici sözleri ile çok karşılaştım. “5000 liraya film çekemezsin, başka yerde söyleme gülerler” ki bu kişiler isteselerdi ciddi desteklerde verebilirlerdi ama işte… Gerçekçi olup kendim ve buradakiler için imkânsız olan bir işi başardım. Bu başarı ile kendimi övmeyeceğim, şımarıklık etmeyeceğim ama genç, disiplinli ve yaratıcı okuyucu arkadaşımın şunu bilmesini çok isterim;  eylediğinin yaşamda bir karşılığı var ise elinden gelenin en iyisini yap ve yeteneğini göstermekten kaçınma. Kendi omuzlarından tırmanmak zorunda olduğunu da unutma. Kanatsız taklaların 35mm aktarımına, dağıtımına, sinema perdesine taşınmasına ben engel oldum çünkü, hesap gören döviz kurları gibi makara haline gelmişti. Para kazanmak için yapmamıştım filmi ama çuvalla para versem festivaller, ön ve son jüriler hakkında öğrendiklerimi satın alamazdım. Bu üzücü çünkü söz konusu olan Türkiye sinemasıdır. Festival ön jürilerinin jeneriğe baktığını öğrendiğimde ilk önce anlayamamıştım ki bunu ( en azından daha gururluymuş) beni kutlayarak bir yandan da özrünü dile getirme çabası içinde izah etmeye çalıştı biri. Hala HDCAM formatında yurt dışı film festivallerinden davet alıyor.

Uzadıkça uzayan ödüller… İnsanlar neler gördüler sizce filmlerinizde?
Benim gördüklerimin bir kısmını film gibi gördüler. Yılmaz Güney film festivali hariç hiçbir festivalde ödüllerin ne için verildiği söylenmedi, övgüleri de pek hatırlamıyorum.

Filmleriniz için (kısa) kültür bakanlığından destek alabildiniz mi?
Hiç başvurum olmadı ama kısaları yaparken üç uzun metraj film senaryoları yazdım ikisi destek aldı.

Kısa filme verilen değeri, ilgi ve alakayı yeterli buluyor musunuz?
Her şey hak ettiği yeri gecikmeyle de olsa buluyor, hayat böyle. Festival çok, teşvik çok, övgü çok, onurlandırma çok ama lafla pilav pişmez ve üç günlük, beş günlük, haftalık ekim yeşermez. Bakmanız gerekir, özenle beslemeniz, ön seçim, son seçim, biçim ve ada göre, aldığı ödüllere, jeneriğe göre değil içeriğe göre belirlenmeli. Fakir ve dolu dolu yaşanmışlıklar ve üst üste binmiş tarihle çok kültürlü ve çok renkli bir ülke olduğumuz unutulmamalı. Resim sanat tarihinde ‘fakir sanat’ adlı bir akım var ve dada, avangart, fovizim sanata yön vermiş öncülük yapmışlardır. Resim sanatı ile sinemanın çok benzeşik olduğu açıkça belli.

Şu an bir kısa metraj film çekseniz içine neleri koyardınız?
Bir konu veriyorsunuz bana ama ben hep ülkenin eninde sonunda dona kalan bu son durumuna baktım ki! Hem de bilemeyeceğiniz kadar derinlerinden. Bu soruya karşılık “Ön Görüye Bir Ağıt “ tamı tamına tam bir cevap sayılır ama 85 dakika ve sevgili ülkemin geçmişine ve geleceğine bakarken, hele bir de şimdiki zamanı katarsak, tasarladıklarımı gerçekleştirebilecek gücüm ve yaşama süremde olursa daha yapacak çok şey var.

 Kanatsız Taklalar ve son çektiğiniz filmle ilgili kısaca bilgilendirir misiniz bizi?
Yurt dışı festivallerini dolaşıyor hala “Kanatsız Takla” atmaya devam ediyor ve edecekte. Kanatsız takla attık. Kısaca adı gibiydi. Genç sinemacı arkadaşların bu filmi bir gün sahiden keşfettiklerinde her şeye rağmen takla atmayı denemenin içinde yatan tutku dolu serüveni anlayacaklarını düşünüyorum. Yaşadıklarımız ve yaşananlar Kanatsız Taklalar’ın doğruluğunu ispatlayıp duracak ve her daim filmin son sözleri “buda size ibret olsun, tamam mı!?” Sözünü gerekli kişilerin kulağına tıkmaktan da kaçınmayacak. Ben sadece sinemaya olan tutkulu ve bilinçli tavrımı göstermeye çalışıyorum yazdıklarımla da. Samimi eleştirileri ciddiye aldım ama maddi olanaklarım ne yazık ki filmlerimin tekniğini her daim kısıtladı, belki de çoğu eleştiri fakirliğin ne olduğunu bilmemelerinden kaynaklı, fakirlik sadece yemek bulma uğraşı, işsizlik değil… Fakir sinemayı anlamayışlarını da kavrayabiliyorum ki Kanatsız Taklalar da buna direk bir cevaptı zaten Hurdalıklarda kırık bir gitar bulan çocuğun o kırık gitarla bir konser vererek neler yapabileceğini gösterme heyecanı bir cevaptı. Çöplükte dahi olsanız bir fıkranız olmalı. Son filmim olan “Öngörüye Ağıt” adlı filmimi de yalnız başıma gerçekleştirmek zorunda kaldım ki kamera yardımı istememe rağmen bulamadım ve gene kendi koşullarımı zorladım.

Karakterin günlüğünde şöyle yazıyor;

“Öngörüye Ağıt”; yorgun ve bitkinim, kendimi yaşadığım çevreden sorumlu hissetmeyi içimden alıp atmayı denesem de yapamadım, başaramadım, kurtulamadım bu lanet, çelişki dolu hastalıktan, sevmek zorunda kaldım hastalığımı. Sinema Tarihi, Rekin Teksoy’un kaleme aldığı kitabı okurken çevremde gelişen olaylara tanıklık ettim, Teksoy’u rüyamda gördüm, gerçek ve sinema hakkında konuştuk, sahiden düş müydü, gerçek miydi. Çünkü akıl sinemaydı tek sorun dağınık kaydediyordu, bu dağınıklığı toparlamalıydım. Gizlice kayıt ederken gerçekliği tüm çıplaklığıyla, çocuklar kameramı çaldı… Çocuklar kameramı çaldıklarında gözlerim onlarla gitti ve hala görebiliyordum, gördüklerim gerçek miydi!

Ekleyecekleriniz?
“ Çocuklar kameramı çaldıklarında gözlerim onlarla gitti ve hala görebiliyordum, gördüklerim sahiden – gerçek miydiler! Tanrım, o zaman korkmalıydım, gerçekten değil, sanıyor olmaktan! Ama bu da korkutmuyor artık. ”

İlk yorum yapan olun

Bir Cevap Yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.