Bu Hafta 6 Yeni Film!

Bu hafta vizyonda altı yeni film var. Yaşamaya Değer 11 yaşındaki bir kızın hayata biçtiği değerden ilham alıyor. Koleksiyoncu kesip biçerken bizden de götürüyor, Cennet Batıda mülteci olmanın farklı bir versiyonu. Ev, bir ortama tıkılmış insanları ve onları izleyenleri sorgulamayı amaçlıyor. Ölümcül Takip kovalamaca ve yağmur yüklü harika bir film. Koy ise insanların hayvanlara zulmü diyebiliriz kısaca… İyi seyirler.

Hazırlayan: Banu BOZDEMİR

(banubozdemir@gmail.com)

Koy / The Cove
İstanbul Film Festivali’nde izlediğimiz bu film / belgesel gerçekten de içler acısı… İçler acısı olan belgesel değil tabii ki, anlatılanlar. Bir katliam filmi, yunusların nasıl da insanlar tarafından bir oyunla koylara sürüklendiklerini ve vahşice katledildiklerini anlatıyor. Bu sene en iyi belgesel Oscar’ını kazandı… Kazandı da ne oldu? Zavallı yunuslar kurtuldu mu? Japonya Taiji’de kanlı bir koy var… Bu koy, bu kanlı eylemi yapan adamların saklamak için her şeyi yaptıkları, kimseyi yaklaştırmadıkları, gelenleri tehdit ettikleri bir koy… Ric O’Barry Flipper tipi yunusları yakalayan ve eğiten bir adam. Sonra bu adam yıllar içinde yunusların esaret altında olmaması gereken akıllı hayvanlar olduğunu anlıyor. Ve Taji köyüne kadar geliyor. Giriş yasak! Milyon dolarlık bir pazar ve civa zengini yunusların nasıl katledildiğinin görülmemesi lazım. Av partisi, zevkli bir uğraş bu katiller için her şey hatta… Masmavi suların kırmızıya döndüğü o trajik anlar, nasıl bir ekolojik suç işlendiğini en ince ayrıntısına kadar gösteriyor. Bir şey yapamıyoruz en azından belgeseli izleyelim… Belki sesimiz çıkar…

Yaşamaya Değer / Le Herisson – The Hedgehog
Çocukluk halleri sinemaya en yakışan hallerden biri, eğer bir de karşımızda ilginç bir çocuk varsa… 11 yaşındaki Paloma Josse da bunlardan… Film çok satan bir roman uyarlaması, hayatta başka tatlara doğru yol almakla ilgili… Film, Mona Achace’ın ilk uzun metraj filmi aynı zamanda… Filmde aynı apartmanda yaşayan birbirinden tuhaf ve her biri bir diğeri kadar yalnızlığa itilmiş karakterler, mizahla derinliğin içiçe geçtiği insancıl bir öykü içinde hayat buluyorlar. Karakterlerden biri Paris’te, dış dünyanın hızlı temposundan, kalabalığından ve teknolojiden adeta özenle arındırılmış, düşsel bir iç zamana hapsedilmiş bir Art Nouveau apartmanda yaşayan, korkutucu derecede zeki ve intihara meyilli 11 yaşındaki Paloma Josse. Kendisinin ketum ve yalnız apartman görevlisi Renée Michel ve gizemli Mösyö Kakuro Ozu’nun yollarının tesadüf eseri kesişiyor. Böylece tüm karakterler yalıtılmış dünyalarının dışına adım atıyorlar. Başrollerde meşhur aktris Josiane Balasko, yeni keşfedilen küçük yıldız Garance Le Guillermic ve Togo Igawa var. Filmin genç yönetmen Mona Achache’ın yazınsal karakteri beyazperdede canlandırma konusundaki başarısı ve detaycı çalışmasıyla da öne çıkıyor. Komedi ve dram türündeki bu filmi izlemeniz lehinize…

Koleksiyoncu / The Collector
Testere serisi dehşetengiz psikolojik zorlamasıyla bizi fazlasıyla beyazperdeye bağlamıştı. Sonlara doğru artık testereye olan ilgimiz azalmıştı ki, serinin senaristi yeni bir gerilim patlattı. Bu kez kendi vizöründen. Ama öyle böyle değil, basın gösterimi sırasında gerilime dayanamayıp salonu ardına bakmadan terk edenler oldu. Dayananlar ise gözleri kah beyazperde de kah yerde uzun zaman hatırlayacakları kareleri beyinlerine yapıştırdılar. Filmimiz şöyle… Mantık aramayın diye baştan belirteyim, sonra bana ‘bu neden oldu, şu neden meydana geldi diye sormayın’… Evin tesisat işlerinden sorumlu (ki kendisi Sean Pean ile Edward Norton arası çizgide duran Josh Stewart) Arkin, akşam borcundan dolayı aynı eve soygun yapmaya gider. Ama tam ava giden avlanır durumu yaşar. Evde maskeli bir adam vardır ve iki dakika içinde eve inanılmaz bir işkence tesisatı döşemiştir. İşte mantığın koptuğu anlardan biri… Böceklerle arası iyi olan bu maskeli adam, ortamda böcek varsa ben de varım tehlike de misali iki katlı evi kolaçan ediyor. Arkin de bu adamın ağına düşüyor. Kaç kovala, yarala, parçala, atla, hatta kaçama şeklinde devam eden filmden sonra çil yavrusu gibi salondan kaçabilirsiniz, sıkı gerilim izlemek isteyenler için tavsiyemizdir, kan görmeye dayanamayanlar filmi gördüğü yerde kaçsın…

Cennet Batıda / Eden is West
Gavras usulü sistem eleştirisini özleyenler için ideal bir film…Yönetmen Costa Gavras olunca (kendisini en iyi ‘Amen’ filmiyle hatırlarsınız) iştahımızın kabarmaması işten değil. Ustanın son filmin de tıpkı ‘Odisseia’daki gibi, kahramanımız Elias’ın macerası da Ege’nin serin sularında başlıyor. Kıyıdaki parlak ışıklara yaklaşan eski püskü gemideki kaçakların tek bir hedefi var: O da batıya ulaşabilmek. Sahil Güvenlik botlarıyla karşılaştıklarında, Elias ve arkadaşı gemiden atlayıp kıyıya yüzüyorlar. Vardıkları yer, ‘Cennet’ adında lüks bir tatil köyünün çıplaklar kampı oluyor. Film Yunan ve Fransız ortak yapımı, filmin orijinal adının Fransızca olmasının sebebi bu.

Film aynı zamanda Costa Gavras’ın memleketi Yunanistan’da çektiği ilk film olma özelliğini taşıyor. Çekimlerin çoğu Girit adasında yapılmış ancak filmde adanın bahsi hiç geçmiyor. Costa Gavras, filmin adını koyarken çoğu göçmenin batı bölgelerini kendi ana vatanlarına kıyasla cennet gibi görmelerinden etkilendiğini söylüyor. Filmle ilgili son ve küçük bir not daha. Costa Gavras’ın kızı Julia Gavras filmin sonlarında cep telefonuyla konuşan, acelesi olan ve bir bebekli bir iş kadını olarak kısacık olsa beyaz perdede görünüyor. Ana karakterimiz Elias’ın kendisine sorduğu soruyu da telefonla konuştuğu için duymuyor. Yani Costa Gavras bir film çekmişse bence koşup izlenmeli, gerekirse hüzünlenip ders alınmalı…

Ev
Ev de kardeşli filmlerden. Alper ve Caner Özyurtlu sanırım bir dönem televizyonları işgal eden BBG evi tarzı yarışmalardan fazlasıyla ilham almışlar ya da fazlasıyla kızmışlar. Film aynen o yarışmalar gibi başlıyor, herkesin kendine göre kişilik özellkleri öne çıkmış durumda…

click to zoom

O hafta elenen yarışmacı evden çıkarken, stüdyoyu eli silahlı bir adam basıyor, yarışmacıların içine dalıyor. Ondan sonra olanlar oluyor. Yarışmacıların hepsi, bir yaygara bir karmaşa… Belki uzun süre kapalı ortamda kaldıklarından sinirleri bozuldu diyebiliriz ama filmin her tarafından bastıran ağlak sesler bir süre sonra asap bozucu bir hal alıyor. Filmde insanları aylarca bir eve tıkıyorsunuz ama sınırlar koyuyorsunuz, trilyonluk reklamlar alıyorsunuz, zamanımızı, hayatımızı çalıyorsunuz, hadi bakalım verin bunun karşılığını durumu var… İnternet oylamasında televizyonlarda gösterilenlerin karşı isteği tavan yapıyor, yani biz ne veriyorsak seyirci onu istiyor zaten durumu yıkılıyor… Eve giren silahlı genci oynayan Deniz Celiloğlu’nu daha fazla filmde görmek isteriz. Çünkü harikaydı, rahat oyunculuğu ve mimikleriyle. Film fikir, açılar, oyunculuklar açısından başarılıydı ama dediğim gibi sonuna doğru uzayan haller biraz çığırından çıkarıcı… Anladım ki çok bağıran, ağlayan, tiz sesler çıkaran kadınlar sinemaya çok fazla yakışmıyor… Kardeş yönetmenlere sektöre hoş geldin diyoruz, Alper zaten oyunculuk da yapıyor…

Ölümcül Takip / Chaser

Ben bütün Kore filmlerini seviyorum galiba… Aldığım o komik ve trajik tat aynı anda nasıl bünyemde hayat buluyor anlamıyorum. Old Boy benim için zirveydi, sonra Chan Woo Park’ın Kan Arzusu geldi… Kim ki-duk zaten rüştünü fazlasıyla ispat etti. Yani Güney Kore sinemasının o kendine has tavrı, hiçbir sinema kuralını takmayan hali, sevmeyi de, kaçmayı da kovalamayı da en iyi haliyle yansıtan sinema o. Bazı senaryoları o kadar basit ki, başka bir ülke sinemasında ‘ne bu ya’ diyeceğimiz şey orada bambaşka bir hale bürünüyor. Ölümcül Takip de bu tarz filmlerden. Prömiyeri Cannes’da yapılan film sert, sarsıcı ve kanlı bir film. Zaten o kadar başarılı ki, Hollywood hemen kapmış yeniden çevrim haklarını. Başrolde de Leonardo Di Caprio olacakmış… Ülkesinde gişe rekorları kırmış, seri katil olayına farklılık getiren, içinde aynı zamanda inanılmaz bir aksiyon barındıran ve başka bir hayatın damarlarını yaratan film Ölümcül Takip. Seven, Zodiac ve Cinayet Günlükleri’yle benzeşiyor ama onlardan jet hızıyla ayrılıyor aynı zamanda da.. Filmde her duyguya yol almak mümkün, gerilim, trajedi, kendine has o komedi ve hatta birazcık Leon tadı… Hong-Jin Na’nın yönettiği filmde atmosfer de harika… Bence izlenmeli kesinlikle… Ve Kore sineması iyi ki var diye dolanmalı ortalıkta…

İlk yorum yapan olun

Bir Cevap Yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.