Acıların kadını….

Hayatının bir ucundan dolandı, nasıl olduysa öbür ucuna çıktı. Bu kısa yolculuk anında bile tanıdığı her insanın acısını içinde hissetti. Önündeki masada oturan kadın Beşiktaş’taki Yedi Sekiz Hasan Paşa’dan aldığı leziz kurabiyeleri atıştırıyordu.

Banu Bozdemir 

Lezzetli olduğunu biliyordu çünkü. Atıştırıyordu kibar oldu, adeta tıkıştırıyordu. Tıkıştıran kadın, tam yanındaki masada oturan yaşlı kadına baktı. Arkadaşına dönüp; ‘Biz de bir gün böyle yaşlanacağız değil mi’ dedi herkesin ve aynı zamanda yaşlı kadının da duyabileceği bir biçimde. Bunu duyan yaşlı kadın belli ki kırıldı. ‘Yaşlılıktan değil, hastalıktan’ diye mırıldandı kendi kendine, belli belirsiz. Ama bu belirsiz mırıldanmayı da nedense herkes duydu. İki kadın bu lafın üzerine yaşlı kadınla ilgilenmek zorunda kaldılar ama yaşlılık ve ölüm üzerine konuşmaktan da geri durmadılar. Hatta ‘Biz de sizin gibi gelip, buradan denize bakabilecek miyiz acaba, ölmez de sağ kalırsak’ dediler…

Muhabbet tanıdığı her insanın acısını içinde hisseden kadını sıktı, bastı. Oysa yaşlı kadının kaybedecek bir şeyi yoktu, kendisi hakkında ve ölüm üzerine konuşan iki kadının masasına oturmak istedi. Belli ki konuşmak, kendisini anlatmak istiyordu. Hayat onun için buradan, oturduğu sandalyenin üzerinde denize bakarken başlamamıştı elbette. Hayatını anlatmak, belki de gençliğini onlarla tanıştırmak istiyordu. Tanıdığı her insanın acısını içinde hisseden kadın bu geç gelen gençlikle tanışmamak için yüzünü başka bir tarafa çevirdi. Şu an yalnızlık hem iyi geliyordu hem de kötü. Ne kadar çok insan tanımıştı bugüne kadar. Bir anlık, bir günlük, bir gecelik, bir haftalık, bir aylık, bir yıllık ve yıllardır tanıdığı insanlar vardı hayatının bir yerlerinde. Üzerinden nasıl da büyük bir hızla geçmişti yıllar. İnsanlar bir ayrıntı olarak kalmıştı bu ezici yılların çabukluğunda. Telaşla girip, telaşla çıkmış gibiydiler. Oysa insanlarla görüşmeyi, onlarla vakit geçirmeyi, daha fazla hep daha fazla insan tanımayı ne kadar çok seviyordu bir zamanlar. Ellerine baktı anlamsızca, elde var sıfırdı durumu. Güneş bile yanına sokulmadan, denizin üzerinden pırıltılarını yolluyordu sadece ona…

Diğer masadaki üçlü kadın muhabbeti de hayatın başka yollarına sapmıştı. Daha rahatlatıcı geliyordu şimdi kulağa. Bu rahatlama duygusuyla iki masa ötede oturan adamın kokusunu çekmeye çalıştı içine. İçinde hala kıpırdayan bir şeyler olmasına şaşırmadı. Sadece bu zamansız kıpırdanma onu rahatsız etti. Ama içindeki sıkıntıyı bir yerlere yollayamadı. Gelip, birisinin onu almasını bekledi. Ama yarım saat boyunca kimse gelip bu anlamsız sıkıntıya sahip çıkmadı. Kimseye randevu vermemiş olan sıkıntı bacaklarını uzatmış, rahat bir biçimde oturuyordu sanki içinde. Rahatlatıcı bir yanı da yok değildi hani. En azından başka duyguların içine sızmasına engel teşkil ediyordu.

Bu arada denize bakarak yaşlanmayı düşünen iki kadın gitti, yaşlı kadın gençliğini yanında tutarak bir süre daha oturdu. Her telefon konuşmasının ‘nerdesin’ diye başlayan ve çabucak sonlanan kısalıklarına takılı kaldı, tanıdığı her insanın sıkıntısını içinde hisseden kadın. Bir yerde olmanın ve insanların bunu öğrenmek istemesinin önemini düşündü. Şu an onu tanıyanların bir tanesinin bile nerede olduğunu bilmediği, sormadığı bir yerdeydi. Telefonu sabahtan beri çalmamış, çalacağı da yoktu. Yaşlı kadın oturduğu yerden yavaşça doğruldu. Başka bir masadan genç bir kadın koluna girdi ve çıkışa doğru ilerlediler. Kendisini de başka bir masada gözetleyen biri var mı acaba diye çaktırmadan etrafına baktı. Kalksa ötelerden bir gelip, koluna girer miydi acaba? ‘Seni gördüm ama rahatsız etmek istemedim’ der miydi? Kokusunu içine çektiği adam mesela bunu yapar mıydı? Ya da yanında birbirine kur yapan çift, kalkmak istediğinde biraz daha oturması için gözlerinin içine içine bakarlar mıydı?

Kalktı, ama her an arkasından birilerinin seslenme ihtimalini ensesinde hissederek çıkışa doğru yürüdü. Garsondan habersiz masaya bıraktığı sade kahve parası, artık onun cüzdanında olmadığı, kahve tabağının altında kaldığı için ona kızmış mıydı acaba? Paranın uçarak alnına yapışacağını düşündü, yalnızlık oyununu bu kadar iyi kıvırdığı için kahvedekilerin bir armağanı olarak. Alnına dökülen saçlarını avucunun içine aldı. Yavru bir kuşu tutarmış gibi incitmeden. Sonra arkaya doğru savurdu, yavru bir kuşu özgürlüğün kollarına bırakırcasına, coşkuyla. Dışarının kalabalığından ürken yavru kuş çabucak havalandı gökyüzüne. Yavru kuşun arkasına takılmayı istedi. Acıları oracıkta bırakarak. Hatta her şeyini. Havalanmak üzereyken cep telefonu çaldı. ‘Nerdesin’ dedi bir ses. Oradaydı işte tüm varlığıyla. Arkasını döndü, telefon eden arkadaşı biraz önce çıktığı kahveden yanında tanımadığı birisiyle ona doğru geliyordu. Bu yavru kuşun küçük bir hediyesi olmalıydı. Her insanın acısını içinde hisseden kadın, bir kez daha denemeye karar verdi. Acılarına yeni acılar eklemenin zamanı gelmişti de geçiyordu…

 

İlk yorum yapan olun

Bir Cevap Yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.