Altı yeni film vizyonda


Bu hafta vizyonda altı yeni film var. Alacakaranlık vampir ve kurt adam olayını aşk ekseninde fazlaca abartıyor. Müşteri teknik bir olayın duygusal boyuta sarması hali! Yuva, ‘ona bir oda ver’ kıvamında. Ölüm Zili, Koreli ama pek bir feci! Oyuncak Hikayesi 3 ise pek bir keyifli, paylaşımlı ve izlenesi… Ölüm Peşimizde yine Kore’den yoga etkileri taşıyor. İyi seyirler.

Banu BOZDEMİR

Oyuncak Hikayesi 3 /Toy Story 3
Bu şahane film, bir büyüme hikayesi aslında. 1995 yılında hepimiz biraz daha küçükken hayatımıza giren bu film oyuncakların gizli dünyasıyla ilgili. Tıpkı Kurşun Asker gibi diyeceğim ama Kurşun Asker’in içimizde çöreklenen acısını unutmak mümkün değil. Ne acılı hikayeler yazılırmış eskiden, Kemalettin Tuğcu geleneğinden gelen, gözyaşı dökerek büyüyen çocuklar için Kibritçi Kız triplerine düştüğümüz olmuyor mu arada sırada? Neyse işte Toy Story daha yeni bir bakış açısıyla dalıyor mevzuya. İlkinde Buzz Lightyear adlı yeni çıkan oyuncak, Andy’e hediye edilmişti. Oyuncağı çok seven Andy, eski gözdesi Şerif Woody’e olan ilgisini yitirmişti. Bir gün Buzz yanlışlıkla pencereden aşağı uçunca, herkes Woody’nin onu öldürdüğüne inanmıştı. Woody, kendisini kurtarabilmek için Buzz’ın arkasından giderek onu geri getirmeye karar vermişti. Fakat ikili dış dünyada büyük tehlikelerle dolu maceralar yaşamıştı. Tabii o sırada Andy 8 yaşında bir afacan. Sene 2010’u gösterdiğinde Andy büyüyüp üniversiteli olma yolunda. Peki yıllarca ona yarenlik edecek oyuncakları ne olacak? Düğüm burada başlıyor. Aslında başka bir çocuğun devam ettirmesi gereken gelenek, tavan arasında noktalanmak üzereyken oyuncaklar kendilerini çöpte buluyor. Şerif Woody dışında. Onun başka bir yeri vardır Andy’de… Sonra oyuncaklar doğru yeri bulana kadar atlatılan badireler anlatılıyor. Birlik olmanın, mücadele etmenin, acı çekmenin, kurnazlık yapmanın ve çocuklarla uyum yakalamanın her yanı var yine bu bölümde. Üç boyutlu izledik, doyasıya eğlendik, bazı yerlerde duygulandık ama çocukken oyuncaklarımız olduğu için acayip mutlu olduk… Herkes gitmeli, çocukluğuna dönmeli…

Alacakaranlık Efsanesi: Tutulma / The Twilight Saga: Eclipse
Üçüncü bölüm Tutulma ismini taşıyor ve sanki kasabada başka kız kalmamış gibi Kurt adam da, Edward’da ‘illa da Bella olsun, ister çamurdan olsun’ edasıyla gitgide gözümüze batıyorlar. Edward ve Bella evlenme konusunda anlaşmazlık içindeler. ‘Seni evlendikten sonra mı, evlenmeden önce mi vampir yapsam, yok acaba yapmasam mı, yoksa sen beni sevmiyor musun’ hezeyanları arasında bir vampir filmi değil, tamamen bir aşk filmi formatlarında gezindiğimizi anlıyoruz… Oyuna mı geldik? Bu arada Victoria öncülüğünde hazırlanan yenidoğan ordusu kurtların ve vampirlerin işbirliğiyle reddedilir. Neyseki kötü vampirler var da birazcık aksiyon gördük. Bu vampirler kırılan cinsten, yani sarımsak, haç, güneş, kurşun vs. etki etmiyor biliyorsunuz. Hızlı koşmaları, olayları görmeleri vs.. eski tatları ucundan bucağından yakalıyor en azından. Bella’yı ısıtmak için koynuna giren Jacob, onlara acılı ama sonrasında anlayan gözlerle bakan Edward, ikisine birden kırmızı boncuk dağıtan Bella bence filmi bozan unsurlar… Hele Edward’a öyle bir tarihi misyon yüklenmiş ki ‘evlenmeden olmaz’ modunda davranıyor Bella’ya… Tabi bu da alkışlanası değil dalga geçilesi bir boyut yaratıyor. Hele de gerçek izleyici kesimi teenage olunca… Biraz ahlak dersi mi verilmeye çalışılmış acaba? Yani sabrınız varsa, vampir değil de uzadıkça uzayan bir aşk filmi izlemek istiyorsanız, Jacon’un vücut yapmış haline odaklanıp, Edward’ın masumane hallerinin içinde erimek istiyorsanız buyrun ‘tutulma’ gerçekleşsin…

Müşteri / Cliente
Üst üste kötü film izleyen bünyemiz Müşteri’yle az da olsa rahatladı diyebiliriz. Konu boşanmış bir kadın olan ve yalnızlığın pençesinden ancak anlık zevklerle kaçmaya çalışan Judith’le ilgili… Judith jigololara para yediren bir kadın. Yani olay teknik. Sonra yeni evli, karsının annesi ve kızkardeşiyle yaşayan, borç ödemekten beli büküldüğü içi jigololuk yapmaya başlayan Marco var. Marco karısını seviyor aslında, olay sadece teknik onun için… Ama sonra yalnız ruh Judith’le Marco arasında birtakım kıvılcımlanmalar oluyor. Teknik olay duygusallığa kayıyor, Marco’nun eşi Funny kocasının jigololuk yaptığını öğreniyor. Kabullenmekte zorlansa da kocasını borçlar kapanana kadar işi devam ettirmeye ikna ediyor. Sonra Judith’le tanışıyor. Teknik olarak başlayan iş herkesin dünyasını alt üst ediyor. Tabii bu arada filmin en umutsuz vakası gibi duran Iréne gerçek aşkını bulup başka yollara yelken açıyor. İréne’yi canlandıran Josiane Balasko (kendisi en son Yaşamaya Değer / The Hedgehog’da rol aldı) filmin yönetmeni. Filmin en çılgın rolünü kendisine veren bu abla filmine Özel Bir Kadın (Pretty Woman) misyonu biçmiş. Sonuçta kadın elinden çıkma, herkesin kendi iç dünyasının dehlizlerinde bir yerlere vurduğu ve toparlanmaya çalıştığı filmlerden. Nathalie Baye, Eric Caravaca ve İsabella Carré başrolde…. Isabella Carré bu haftanın diğer filmi Yuva’nın da başrol oyuncusu.. Güzel bir tesadüf!

Yuva / The Refuge
François Ozon çok film çeken, hayata çeşni katan yönetmenlerden. Geçtiğimiz yıl fantastik masalı Ricky ile Altın Ayı adaylığına uzanan yönetmen bu kez sanki Ricky’nin öncesini kurgular gibi. Ama daha bir gerçeklik ve farklılık katarak. Mousse ve Louise eroinman iki aşık. Aşırı doz Louise’yi alır bu dünyadan. Mousse yaşama tutunur, karnında bebeğiyle… Karar vermesi gereken bir yol çıkar önüne… Ya eroinman olacak ya da sağlıklı bir biçimde çocuğunu doğuracak… Çocuğu doğurmaya karar verir, elin eteğini çeker her şeyden, bir sahil kasabasında çocuğunu doğurmak üzere kendini programlar. Louise’in erkek kardeşi ona katılır, hayat farklı seyreder onun geldiği günlerde… Film birazcık ‘ona bir yuva ver, kalacak bir oda’ tarzında ilerliyor. Aslında iki farklı ruhun bir süreliğine buluşması, birini kaybetme ve onsuz var olamama temalarına da sarkıyor. Ama Mousse’un ruh halini tahmin etmek o kadar zor ki, ne yapacağı belli olmayan insanlardan o… Yas tutarken birdenbire çılgın bir şeyler yapabilir, iyi bir anne olacak derken topluklayabilir. Filmden affınıza sığınarak bir Ferzan Özpetek tadı aldım desem… Karakterlerin cinsel dökümanları, yemek masası etrafında oluşan kısa haller, ortam, ambians ne bileyim işte Fransız havası oldu benim için İtalyan tarzı… İsabella Carré filmin çoğunu hamile tamamlıyor, böylece yönetmenin ‘hamile kadın’ oynatma isteğine de fazlaca eşlik etmiş oluyor. Sakin, sade, bir yaz günü durağan ve açık bir film aslında…

Ölüm Zili / Gosa – Death Bell
Bu film tam hayal kırıklığı. Kore filmlere olan hayranlığı bitirme noktasına getirse de, kötü filmlere alışık bünyem bu filmi kulak ardı etmemi salık veriyor. Okullar kapanınca vizyona yağan bu okul filmlerine alışmakta zorlansam da, ‘liseliler bakalım ne haller edecekler birbirlerine’ diyerek tuttum filmin yolunu… Yirmi üstün öğrenci kolejlere girmek için bir sınıfta toplanır, ondan sonra olanlar olur. Bir öğrenci gelmemiştir sınıfa ve onun sınıfa yansıyan video görüntüsünden bir havuzun içinde olduğunu anlarlar. Karşıdaki havuz problemi kıvamı tadında sorularına başlar. Soruya doğru yanıt verilirse kurtarış mümkündür ama olmaz. Sıralama mantığı burada da devrede, yani ölüm sırayla işliyor, şaşırtmaca yapmak, ya da onun yapması mümkün…(Final Destination mantığı) Öğrencileri teker teker yere seren bu güç kimin eseridir, neden uhrevi bir yanı var gibi durmaktadır ve neden suç ve ceza mantığı vardır gibi sorular eşliğinde işkenceye sürüldüğümüz film komik sonla bitiyor. Biz ‘nasıl yani’ şeklinde yüz ifadeleriyle çıkıyoruz salondan. Yani bu Kore filmini üzülerek tavsiye edemiyoruz…

Ölüm Peşimizde / Yoga Hakwon
Bu da başka bir Kore filmi. Eugene, rakibiyle aynı güzellikte olmak için yedi günlük gizli bir yoga eğitimine katılır. Dört sınıf arkadaşıyla beraber nefislerini köreltecek bu eğitimi, enteresan bir eğitimciden alırlar. Eğitmen onlara bu eğitimin katı kuralları olduğunu ve bir hafta içerisinde bu kuralları kırarlarsa sonuçlarının büyük olacağını söyler. Kurallar arasında, yoga merkezi dışında kimseyle iletişime geçmemek, izin verilen yiyecekler dışında bir şey yememek, banyo yapmamak ve ne olursa olsun aynaya bakmamak gibi kurallar vardır. Kısa zamanda, gördükleri korkutucu görüntüler karşısında eğitmenin bu uyarılarının ciddiyetini ve güzelliğe giden yolun ağır sonuçları olabileceğini anlarlar. Ve içlerinden yalnızca biri nihai güzelliğe kavuşabilecektir…

2 yorum

Bir Cevap Yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.