Artist


Bazı filmlerin dünyası herkese açıktır, herkesi koşulsuz şartsız kucaklar. Tek karesinde boşa gitmiş bir an bulamazsınız. Ve o film sizin duygularınızın yitip gittiği bir anda bir güneş gibi gelir dikilir tepenizde. Ben Artist’i izlerken böyle hissettim, yükseldim pırıl pırıl oldum.

Banu Bozdemir

Artist eski zamanları tıpkı ‘eski zamanlar’ gibi anlatan bir film. Hollywood’un 1920’li yıllarına gidiyoruz bu kez. Sinemanın siyah beyaz ve sessiz zamanlarına! Ama yeni teknolojik devrim gerçekleşmek üzere, yani ses gelmek üzere sinemaya.

Sessiz sinemanın en karizmatik aktörleri arasında yer alan George Valentin bu ses meselesi yüzünden arka planda kalıyor, sesli döneme geçmeyi reddediyor ve onun sayesinde sinemaya bulaşan Peppy Miller ise şöhretin ışıltılı yollarında şımarıkça yükseliyor.

 Bana şu geldiğimiz noktada sizin için sessiz  hem de siyah beyaz bir film çekiyoruz deselerdi herhalde hiç ilgimi çekmeyeceğini söylerdim. Ya da bir süre sonra Lorel Hardy ikilisini hatırlayıp ‘dur bakalım ya nasıl olmuş’ derdim ama bu derece bir başyapıtla karşılaşacağımı beklemezdim.  Bir kere filmdeki George ve Peppy arasında kurulan ilişki tarzı çok güzel, aykırı ve samimi! Filmin çok az olan diyalogları da tıpkı eskiden olduğu gibi siyah zemin üzerine düşen yazılarla veriliyor ve 22 kare çekilmiş olması onu tam olması gereken noktaya taşıyor.

Filmde ses de olmayınca, tüm ilgimiz oyunculuklara ve mimiklere kayıyor. Karşımızda mimiklerini çok iyi kullanan iki oyuncu olunca filmin seyir zevki de ikiye katlanıyor. Jean Dujardin ve Berenice Bejo üst düzey oyunculularıyla filmin ilk dakikasından itibaren bizi kendilerine bağlıyorlar. Hatta filmin sonunda yaptıkları dansla oyunculuğun başka bir noktasına taşıyorlar bizi. Her karesine vurulduğumuz filmi tam anlamıyla ‘zirve’ye  taşıyıp bırakıyorlar.

Bu aslında sinemanın eski tatlarına duyulan bir özlemi hatırlatıyor. Hepimiz geçmişe uzanmaktan keyif alıyoruz, işin nostaljisi bizi etkileyen bir argüman. Örneğin Türk sinemasının nostalji noktası Yeşilçam. Asla yakalanamayacak yıllar. Şimdi Yeşilçam filmleri tadında onların absürdlüğü ve sıcaklığında film çekilse ne kadar tatmin oluruz orası muamma ama Artist taa sinemanın başlangıcına doğru bir yolculuk yaptırabiliyorsa bize daha çok yolculuk talep etmeliyiz bence sektörden. Mesela Martin Scorsese Hugo filminde George Melies ustaya derinden saygılarını sunarken aynı zamanda o günlere ait derin bir özlem taşıdığını da hissettiriyordu. Ve sinemaya fantastik bakış açısını taa başından koyan Melies’e derin bir minnet duygusu barındırıyordu!

Sinemanın aslında nankör bir meslek olduğunu, star kavramının her daim genç ve yenilikçi olana yöneleceğini vurgulayan Hollywood’a ve onun taklitçilerine söylenen güzel bir söz Artist. Sinema yenilenmeli, her yola girip çıkmalı ama galiba en çok da başlangıcına yolcuklar yapmalı!
 


Filmde hiçbir kareyi atlamama hevesindeyim. O yüzden insanın en yakın dostu olan köpeği de es geçmeyeyim. Kesinlikle ona da bir ödül verilmeli, sadakatiyle hak ediyor! Zaten adaylıkları da mevcut…

Çok film izleyen ve bu yüzden ben zehirlendim galiba artık hiç film beğenemiyorum diyen bünyeme panzehir gibi gelen Artist’i herkese büyük bir hevesle öneriyorum. Beğenmeyen filme değil bana kızsın!

İlk yorum yapan olun

Bir Cevap Yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.