Aşk bazen sessizce gelir!


Bir yönetmenin iki tezat duyguyla film yapabileceğinin kanıtlarından birisini sunuyor bize  Philippe Claudel. İlk filmi Seni O kadar Çok Sevdim ki / I’ve Loved You So Long dramın içinde kavrulan gizemli bir kadın ve onun bize yaşattığı gitgellerle ilgiliydi. Kadının ne yaptığını, neden kendini ve bizi bu kadar cezalandırdığını anlayana kadar helak olmuştuk! Kristin Scott Thomas’ın soğuk ve kendinden emin başarılı oyunculuğu da etkili elbette filmin başarısında.

Banu Bozdemir  

Seni O kadar Çok Sevdim ki Claudel’in kendi romanından uyarlama. Burada da bir yönetmen ilk filmini kendi deneyimleriyle, hayatına yakın olan bakış açısıyla çeker fikri doğrulanıyor bir anlamda. Roman ilgi çekince Claudel’de edebiyat profesörü unvanını bir kenara bırakıp aslında bırakmayıp ona film çekme yeteneği de ekleyip romanını çekmeye karar veriyor. Başarılı senaryosunu katletmiyor yani, ortaya çok başarılı bir film çıkarıyor.

İki sene sonra gelen Aşkın Sessizliği / Silence Of Love ise tam tersi bir perspektifle bakıyor. Burada dili, ruh hali ve bakışı rahatlamış bir Claudel ile karşı karşıyayız. Yönetmen bu kez bizi komik, politik, ironik ve karmaşanın içine atıyor. Tiplemeler dünyasında boş pinpon topları gibi dolaşıp durmuyoruz, hepsinin kendine has özellikleriyle dolup taşıyoruz bir anda. Herkese dokunacak bir karakter var filmde. Karısı öldükten sonra kendisini ‘aşkın sessizliği’ne çeken Alessandro üniversitede müzikoloji öğretmeni. Aynı zamanda hastalara kitap okuyan bir gönüllü. Anarşist ruhlu abisi her şeyi reddettiği için evde sadece yemek yapıyor. 15 yaşındaki kızı Irina ise büyüyor ama babası bunu göremiyor. Bu üçlüye eklemlenen insanlar filmi sona doğru keyifli bir şekilde akıtıyor.

Filmin geçtiği mekanlar, filmin duygusuna fazlasıyla eşlik ediyor. Tiplemelerin gerçekliği onları canlandıran oyuncularla uyumlu ve yönetmen bu gerçekliği salt güzelliğe kurban etmemiş, defosuyla, iyi ve kötüsüyle bir harman yapmış…


Aslında bu tarz filmlerin duygusu salt komediye ya da drama eğilen filmlerden daha güçlü. Bir kere filmin mizahı çok başarılı. Kişiliklerden ve durumlardan beslenen komedi en dramatik anları bile zekice yumuşatıyor. Aslında çok basit bir konudan her yere uzanıyor yönetmen. Herkesin ruh hali politik geçişlere eşlik ediyor, yalnız kalpler durağı bir dakika olsun boş kalmıyor ama Alessandro aşka nasıl çekildiğini saniye saniye hissettiriyor bize. Kendi adıma keyifle izlediğim dengesini, hızını pek sevdiğim bir film oldu Aşkın Sessizliği.

Claudel başarılı oyuncu seçimi, konuya ve sinemaya olan hakimiyetiyle filmi keyif verici bir noktaya hızla taşıyor. Stefono Accorsi’yi bir süre Moritz Bleibtreu tadında izledim ve Alman aktörün takır takır Fransızca konuşmasına bir süre anlam veremedim. Sonra taşlar yerine oturdu. Acrossi bir Ferzan Özpetek aktörü dedim kendime ve keyifli oyunculuğunun tadını çıkardım. Claudel çoklu karakterlere uzanan ve onları keyifli bir şekilde bağlayan filmler inşa etmeli ve daha fazla çekmeli!

İlk yorum yapan olun

Bir Cevap Yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.