‘Aşk özgür değil, varoluşsal duruşumuz da!’

06_001
Sinema sektörümüz her geçen yeni film ve yeni yönetmenlerle tanışıyor. Belli bir süre sektörde çalışanlar ilk filmlerini çekmek için koşulların oluşmasını bekliyor. Serdar Gözelekli de bu isimlerden. Reklam çeken, yardımcı yönetmenlik yapan Gözelekli ilk filmini riskli bir konudan yola çıkarak çekmiş. İnanç Odası adını taşıyan film intihar bombacılarının hayatına odaklanıyor ve neredeyse tek mekanda geçiyor. Filme ilgili olarak Serdar Gözelekli ve filmin proje koordinatörü Taylan Barış Kızılöz ile konuştuk…

Banu Bozdemir 

Öncelikle neden böyle bir ilk film, kafanızdaki ilk film projesi bu muydu?
Serdar Gözelekli:
Tabii baştan beri çekmek istediğim film bu değildi. Çekmek istememin sebebi bir odada, beş kişi arasında geçen zor bir proje olmasıydı. Kandırılan, örgütlenmeye çalışan aslında saf dört kişinin, oradaki simitçiden bile daha saf dört gencin nasıl kandırıldığını ve aslında kendi inançlarını sorgulamaları anlatılıyor.

Örgütlenmenin bir kandırmaca olduğunu mu düşünüyorsunuz gibi bir karmaşa takıldı kafama?
S.G:
Örgütlenme değil de onun gençleri getirdiği yer ve nokta aslında. O insanların amacı bir şeylere karşı gelmek ama insan canını alarak olamayacağını anlatmak. Bunlar 20 yaşında, filmin sonundaki fotoğrafların da hepsi gerçek bu arada. Şans olsa da kendilerini patlatmamış olsalar keşke, neden yaptınız diye bir soru sorsak, onlar bilmiyorlar neden yaptıklarını. Örgütlenme değil, yani kandırılarak bir örgütün içine çekilme değil,  örgüt içindeyken çok ciddi bir biçimde kandırılma.

image (1)

Bir yandan da kişisel bir hesaplaşma görüyoruz, genelde bu eylemler daha toplumsal tepkiler barındırmaz mı?
S.G:
Hiçbir örgüte yakın durmayalım ya da hiçbir örgütten tepki almayalım diye kişiselleştirdik aslında. Bütün karakterler öyle hepsi bir oluşumun içinde olmak istiyorlar ama inandıkları bir şey yok. O yüzden bu kadar yüzeysel verdik.

Taylan Barış Kızılöz: Projenin çıkma aşamasında projenin bir parçası olarak cevap verebilirim. Aslında patlayan herkesin böyle bir derdi olduğunu düşünüyoruz ama patladıkları için kimse bu realite ile yüzleşemiyor. Aslında hepsinin bireysel, minik dertleri var. Sorunuz haklı, konjonktür olarak birebir sürece oturmuyor, canlı bomba hikayesi gibi duruyor ama hikayenin özü kesin inançlı olma üzerineydi. Bunu kendisini patlatacak kadar uç bir noktada anlatmış olsak da hayatın bütün çatışması derdimiz. Aşkın bile özgür olmaması, varoluşsal duruşumuzun düzgün olmaması…

Ama araya bir simitçi girdiğinde, söylediği hiç anlamlı bir şey yokken bütün düzeni paramparça edebilmesi, çiçek verebilmesi aslında sahip olduğumuzu zannettiğimiz şeyin pamuk ipliği olduğunu ve göründükleri kadar güçlü olmadıklarını görüyoruz.

Yine de kızın ikna olmadığını, simitçinin onu ikna edemediğini görüyoruz.
T.B.K:
Simitçinin kırdığı şey örgütsel, kendi içyapılarıydı.
S.G: Ne kadar çocuk olduklarını fark etmeleriydi. Simitçi bölümünün o kadar uzun olması o yüzdendi. Simitçi aslında cahil ama onlara anlatabiliyor. Onun bölümü daha uzundu aslında kısalttık, o biraz da mantığın sesi.  O yüzden büyük cümleler kuruyor. Fark ettiyseniz hepsi sonra teker teker inançlarını sorgulamaya başlıyor. Tek sorgulamayan lider yani yukarısıyla ilişkide olan kişi, o da talimatları alıyor zaten. En son simitçin siz neye inanıyorsunuz sözleri üzerine herkes teker teker dökülüyor.

Şimdi filmle ilgili açık bir soru olacak ama karşımızda kandırılmış insanlar, kandırılmış bir kız var. Neden kızdan kurtulmanın yolu onu canlı bomba yapmak, başka yolu yok mu mesela?
T.K.B:
Kendilerinin cesareti hayattan vazgeçebilecek kadar değil.
S.G:
Bir de örgütlerde birçok şeyin üzeri kolayca çizilebiliyor, burada kıza yaptıkları biraz da o. O çocukların kafası da öyle sadece duruma inanıyorlar. Ceplerine birer cümle veriliyor, birisi özgürlük birisi din deniyor. Bizim çomak sokmak istediğimiz de. Zaten dikkat ettiyseniz hiçbiri bir örgüt üyesine benzemiyor. Temiz ve pırıl pırıllar. Çomak sokalım, örgütlenmek kötüdür demiyoruz ama…

02_001

Orada biraz tepki alabilir misiniz acaba örgütlerden falan?
S.G:
Alabiliriz belki ama hiçbir şey insan hayatından daha kıymetli değildir.

Örgütlenmeden de bir şey olmuyor galiba, en son jeneriğe Gezi Parkı’nı da koymuşsunuz dikkatimi çekti.

T:K.B: Örgütlenmeyi kavram olarak doğru kullanmıyoruz galiba hala. Ben ısrarla kesin inançtan bahsediyorum. Gezi parkı’ndaki kazancımız, kendi adıma söyleyebilirim tabii hiçbir kesim inancın peşinden koşmuyordu. Varsa da herkes kendi inancıyla yüzleşmek de özgür. Kendi özgürlüğümüzün seslendirilmesidir, gerçektir bence Gezi’deki durum. Ama onun dışında hayatımızdaki herhangi bir yeri grileştiriyorsa budur kavga etmek istediğimiz şey aslında filmde. İronik ve biraz da göze batacak şekilde anlatılma biçimi olduğunu düşünüyorum.

İronik dedin ben onu biraz karikatürize gibi algıladım… Biraz büyük şeyler var filmde.
T.K.B:
Kesinlikle. Kasıtlı yapılan şeyler.

S.G: Onları biraz bilerek öyle yaptık, bunlar örgüt üyesi denmesin zeki, pırıl pırıl gençler olsun istedik. Hakikaten inandıkları şey sadece ses çıkartmak. Orada biraz yüzeyselleştik. Bir örgüt amblemi çizdik, bir örgüt yarattık. Onları hiçbir şeye yakın olmadan herkesin anlayacağı bir dilde yapmaya çalıştık.

T.K.B:  O alanda hapsolmuş insanların tek çıkış yolu ses çıkartmaktan geçiyor. Bir evin içinde korku içinde yaşıyorlar, camdan gördükleri herkesi polis zannediyorlar. Ama onları sallayan kimse yok, manav işinde gücünde zaten. Kendi yarattıkları dünyanın korkusunu yaşıyorlar. Hiçbiri kesin olarak ne yapacağını bilmiyor.

image

Neden bir oda, bir evde geçiyor sadece yani çoğunlukla…
S.G:
Senaryo öyleydi, Hamdi Koç’un senaryosuydu. Biraz bencil olmak gerekirse bir odada geçen bir film çekmek istiyordum. Çok zor gerçekten de. İnancın yoğun olduğu oda önemliydi. Dışarı çıktıkları zaman kendilerini yirmi yaşında hissediyorlar. Ama o odaya girdiklerinde bir misyon üstleniyorlar, kimisi militan kimisi lider oluyor. Yani orada bir inanç odası oluşuyor.

Filmin kız üzerinden biraz muhafazakar baktığını düşündüm…
S.G:
Sevgilisiyle yapamadığı şeyi devrimci çocukla yapmak istiyor, aslında kızgın ona o izin de verilmemiş. Biraz kusma durumu yani. Tabii bir yerden bakınca mantıklı, çağımızda her şeyin şeffaf hale gelmesi bazı şeylerin kapalı kalmasını engelliyor ama örgüt içinde böyle işte.  Ama bir yandan da kızın gözü hep çocukta. Ondan bir kıvılcım alır da vazgeçer miyim acaba diye bakınıyor. Ama dediğiniz de doğru, artık herkesin o anlamda duvarları ya çok şeffaf ya da yıkılmış durumda.

T.K.B: Ölüyorum artık deyip oradaki duvarı da yıkmak istiyor. Bakire olmak zorundaymış o güne kadar ama artık olmak zorunda değil. O odaya gelen zaten hayatın zevkleri, tatlılıkları ve heyecanının dışına çıkıyor. Ama patlamaya yakın etrafındaki duvarlar da yıkılmaya başlıyor, azaldığını görüyoruz. Onu harekete geçirecek bir şeye hala ihtiyaç duyuyor bir yandan da. Mutlu sondan çok mutsuz sonu tanımlayan şeylerden biri.

Filmin teknik detaylarına girmeden önce kendinizden bahsedebilirsiniz? Nerede, kaç günde çekildi
vs…
S.G: Ben genelde reklam çekimlerinde ve uzun metraj filmlerde çalışıyorum. Yardımcı yönetmenlik yapıyorum, piyasadaki birçok yönetmenle çalıştım. Filmi on günde çektik. Başrolümüz TRT’de Beni Böyle Sev adlı dizide oynayan Burcu Biricik. Kolaydı çekimler, burada Sinan Çetin’in ofisinde çektik. Oyuncular da dahil benim de ilk filmim. Sadece simitçiyi oynayan Kenan Baydemir hariç.

01_001

Özellikle mi tercih ettiniz?
S.G:
Hepsinin enerjisi o kadar yüksek ki… Bir sene prova yaptık ama neredeyse. Çok eğlenceli geçti, güzel bir deneyim oldu. Oyuncularıma teşekkür ediyorum.

Montajı da siz yapmışsınız, son haline gelip izlediğinizde içinize sinen, iyi bir ilk film izlenimi oldu mu?
S.G:
Farklı bir film yaptığımı düşünüyorum, örneği az. Eksiği ya da fazlası vardır ama ilk film için arkasında duracağım bir iş oldu. Daha doğrusu hiçbir şey anlatmıyormuş gibi görünen ama birçok şeyi anlatan kocaman bir film oldu. Savaşma seviş filmi diyebiliriz. Ses çıkartmak istiyorsanız bunun bir sürü yolu vardır. Kandırılmayın, bu kadar basit bir hikayedir ama olan şeylerdir.

Şimdi günümüz gençliğini apolitik olarak bilirdik ya biz. Ama gezi olayları gösterdi ki örgütlü olma konusunda gayet iyilermiş. Sizin film bunun tersi gibi, örgütlü olma halinden dağılmaya giden bir yolu var…

S.G: Evet bizim filmde biraz öyle bir durum var.

T.K.B: Vicdanımıza çomak sokulduğu zaman birlikte olabiliyoruz. Belki de bu yüzden gezinin en büyük kahramanları hep kadınlar oldu.

Filmin kahramanı da kadın aslında, öyle algılayabiliriz yani…

T.K.B:Kadın olmasa o grubun hiçbir manası yok.

Festivallere mi öncelik vereceksiniz?
T.K.B:
Çıkış amacımız o olmasa da sonuç olarak gördüğümüz o, festivallerin seveceği bir film. O yüzden biraz festivalleri gezmesini istiyoruz. Festivaller derdinizi anlatmanız açısından doğru yerler.

S.G: yerli festival  olarak Sinemardin’den geldi, ama sonra geri çektik, diğer sekiz yurtdışı festivaline de yolladık. Antalya’da yarışmak isterim, filmimi cesur buluyorum. Adana’da olabilir aslında. Bu tercihi yapmak zorunda kalmak üzücü. Aralarında çok fark yok aslında.

Birinci film çıktı rahatladınız, var mı başka projeler? Kültür Bakanlığı desteği?

S.G. İki tane var, bir tanesi Galip Tekin’in bir öyküsünden. Bir de Durak diye bir projemiz var.

T.K.B: Sinan bey sağolsun bu filmde talebeleri olarak bize bütün desteği verdi. Bir bakanlık desteğine ihtiyaç duymadık o yüzden. Zengin babanın fakir çocukları hayatını yaşadık birazcık bu filmde. Bundan sonraki filmlerde yolumuz nasıl çizmemiz gerektiğini öğrenmemiz lazım.

İlk yorum yapan olun

Bir Cevap Yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.