Banu Festival’de


2 Nisan Cumartesi…

Festivalde genelde kendime göre bir yol çizerim, kulaktan kulağa dolaşan, popülerleşmeye çok yatkın filmler beni pek cezbetmez.  Bu yıl da öyle başladım…

İlk filmim Arthur Penn imzalı Bonnie ve Clyde oldu… Hafızamda bölük pörçük parçalar yığını halinde duran bu filmi birleştirmeye karar verdim ve boynumu uzatarak bir zürafa edasıyla film izleyeceğim Beyoğlu sinemasının yolunu tuttum…

Harika bir film izlemenin sevinciyle herkes Bela Tarr imzalı Torino Atı’na yönelmişken (boş yere ben siyah beyaz ve minimali bir arada yerim demeye gerek yok) ben Mike Ott imzalı ve Littlerock’a yöneldim ve hayatımın hatasını yaptığımı anladım. Saçma sapan ergenlik halleri ve İngilizce bilmeyen bir Japon kızın debelenmeleri hiç bana göre değildi. Torino Atına gelince, izleyiciler Atlas’ın dar koltuk aralı salonunda sıkışıp kaldıkları için salonu terk etmek isteseler de kaçamamışlar…

Sonrasında hayran olduğum Pina Bausch için üç boyutlu gözlüklerimizle Fitaş’ın birinci salonundaydık… Gözlük krizi yaşandı, flu gösteren gözlükler değiştirildi. Gözlüklere ve kötü bir 3D sistemine rağmen gösteri / film harikaydı, mest oldum diyebilirim…

3 Nisan Pazar…

Ertesi gün Anneler’den çıkıp gelenler filmin kısa filmle başlayıp, belgeselle bağlama yapmaya çalıştığını söylediler, Yağmur’dan Sonra’nın yönetmeni Manchevski nasıl yaptın bunu bize?

Herkes rotasını O’Horten ve Factotum’un yönetmeni Bent Hamer’in Yeni Yıl filmine çevirmişken (güzel olduğuna eminim) ben başka bir karlı film olan Kray’ı seçtim. 1945 yılında savaş zamanını, Nazileri ve insanla doğanın kaynaşma hallerini anlatan, çok gerçekçi, özenli bir çalışma. Bugüne kadar birçok Nazi filmi izlemiş olabilirsiniz ama Kray bir makiniste yüklediği güçle, ezilenlere güç depolatıyor sonrasında…

Macar filmi Yarın, başrollerden birini bir Türk’e (Yalçın Yılmaz) vererek, gözümüzde sevimli olmaya çalışıyor ama nafile. Konusuz ve gereksiz uzunlukta bir film, daraltıcı!

Ölümüne Kaçış benim için sürpriz bir film oldu, iki sene önce festivalin onur konuğu olan  Jerzy Skolimowski son filmiyle göz dolduruyor, farklı bir kaçış hikayesine el atıyor. Kendi adıma zımba gibi izledim, doğanın içinde verilen mücadele ve değişim etkileyiciydi gerçekten de!

2 yorum

  1. Morgen’e biraz haksızlık yapmış gibisiniz. En büyük haksızlık da bu filme ‘konusuz’ demeniz. Yönetmen, Salonta’da tanık olduğu sınır ihlallerini (mülteciler sorununu) konu almış ve bunu da genellemiş bir şekilde. Belki mesajı direk olarak vermemiş ama bu onu konusuz bir film yapar mı?

  2. Merhaba Emre… Bir şeyin etrafını fazlaca dönmek ve sonuca ulaşmak için uzun ve sıkıcı bir yol seçmek bana göre konusuzluk demek… Güzel bir fikir ama kusura bakma benim için sinema konusu değil ne yazık ki…

Bir Cevap Yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.