Banu Festival’e devam ediyor…


3 NİSAN

Ertesi gün Anneler’den çıkıp gelenler filmin kısa filmle başlayıp, belgeselle bağlama yapmaya çalıştığınıama başaramadığını  söylediler,Yağmur’dan Sonra’nın yönetmeni Manchevski nasıl yaptın bunu bize?

Herkes rotasını O’Horten ve Factotum’un yönetmeni Bent Hamer’in Yeni Yıl filmine çevirmişken (güzel olduğuna eminim) ben başka bir karlı film olan Kray’ı seçtim. 1945 yılında savaş zamanını, Nazileri ve insanla doğanın kaynaşma hallerini anlatan, çok gerçekçi, özenli bir çalışma. Bugüne kadar birçok Nazi filmi izlemiş olabilirsiniz ama Kray bir makiniste yüklediği güçle, ezilenlere güç depolatıyor sonrasında…

Macar filmi Yarın, başrollerden birini bir Türk’e (Yalçın Yılmaz) vererek, gözümüzde sevimli olmaya çalışıyor ama nafile. Konusuz ve gereksiz uzunlukta bir film, daraltıcı!

Ölümüne Kaçış benim için sürpriz bir film oldu, iki sene önce festivalin onur konuğu olan  Jerzy Skolimowski son filmiyle göz dolduruyor, farklı bir kaçış hikayesine el atıyor. Kendi adıma zımba gibi izledim, doğanın içinde verilen mücadele ve değişim etkileyiciydi gerçekten de!

4 NİSAN

Çantasından suyunu, bisküvi ve festival kitapçığını eksik etmeyen ben, bugün de İstiklal Caddesi’ni bir güzel turladım… Hızlı çekim kendimi düşündüğümde bir hayli komik olduğumu düşündüm, Demirören İstiklal’in yanından her geçişimde sinirlendim.

Festivalde dün Mert Fırat, İlksen Başarır ve Tülin Özen’le karşılaşmıştım, bugün de Reha Erdem’in bizler için seçtiği Bataklık seçkisinde Semih Kaplanoğlu ve Taner Birsel vardı. 2001 yapımı Bataklık 21.30 seansına denk gelmişti ve bizler yorgun gözlerimizle akşamın son filmi iyi olsun diye bekleşir bir haldeydik. Filmi izlerken ve bittikten sonra neden Reha Erdem’in bu filmde karar kıldığını anladım. Onun tarzına, kaosuna, hayata bakış açısına çok uygun bir film. Özellikle de Hayat Var ve Kokuyorum Anne tadı aldım ve bu absürd burjuvazi eleştirisinin tadını çıkardım.

Petrol Kentin Sırrı bir rockümanter, Julien Temple tarzında bir belgesele uzanmak bir hayli keyifli…

Vizyondan yoksun kalmayan bünyem festivalde bile ‘vizyon Banu’ kişiliğine bürünerek ne yazık ki bu Cuma vizyona girecek olan Son Gece / Last Night’ı izlemeye gittim. Fakat o da ne? Kapı Duvar. Çünkü kayıtlara 185 dakika olarak geçen Tarkovski imzalı Andrey Rubley (Semih Kaplanoğlu seçimi) meğerse 205 dakikaymış. Fuaye insanları olarak yarım saat bekledikten sonra salona aktık ve Cuma günü vizyona girecek olan filmi canavarca izledik, bekleyemedik! Aldatma ya da aldatamama psikolojisi üzerine bir film. Her ikisi de uyar yani durumu var filmde! Aynı seansta Juan ve Yaban Çilekleri’de bir hayli popülerdi elbette!

Bugün geri sayım gibi yazdım ama bir nedeni yok, bir seansında Buz Sesi’ni izleyecektim. Bir adamı şahsen ziyaret eden kanser, evet bildiğimiz ete kemiğe bürünmüş kanserle olan diyalogları gayet absürd duruyordu ama akredite diğer arkadaşlar tarafından da aynı şekilde bulunmuş anlaşılan. Bilet bulamayınca Amigo’ya gittim. Vasat bir filmdi, John Sayles imzası beni etkiledi ama filmin duygusunun ve atmosferinin yeterli olmadığını düşünüyorum. Zaten son gösterimiydi festivalde…

5 NİSAN

Festival kazan ben kepçe dolanırken, film izleme maratonu da tüm hızıyla devam ediyor. Şaka maka dört günü geride bıraktık ve insanoğlunun hemen her şeye adapte olan yapısıyla bir kez daha karşılaştık. Sabah saatlerinin rehavetinde başladığımız yolculuk gecenin geç saatlerine kadar devem ediyor, başka bir ruh hali olduğu kesin…

Biz üç arkadaştık, birimizi kedi kaptı mı demeli, yoksa Fikret Hakan’ın Memduh Ün sahneye çıktığı halde gevezeliğe devam ettiği bir geceden mi dem vurmalı? Birkaç yıldır devam eden, eski Türk filmlerinin Groupama desteğiyle restore edildiği bir gösterim. Bu kez Memduh Ün imzalı Üç Arkadaş. Fikret Hakan filmi anlatıyor, sonra Memduh Ün ve Fatma Girik görünüyor kapıdan… Derviş Zaim’le selamlaşıp laflıyoruz, tabii Murat Şeker’le de… Yönetmenin ve eleştirmenin ve izleyicinin beğeni zevkini bir güzel döktük ortaya, herkes kendince haklı çıktı! Festivalin nostaljik bir akşamı, sonra Üç Arkadaş’ı restore edilmiş bir halde görmeye gidiyoruz.

Bir üçlemeye başlamak zordur, ben başlamıştım. Nikita Mikhalkov imzalı Güneş Yanığı’nın ikinci bölümünü beş yıl sonra izlemek ilginç bir deneyimdi. Filmle ilgili çıkartılan ‘çok kötü’ söylentilerine aldırmadım ve soluğu 150 dakikalık Güneş Yanığı 2’de aldım. Çağan Irmak’ta salondaydı onu ancak yerime oturduktan sonra fark edebildim ve filmi beğensin ya da beğenmesin orada bulunanları kendimce tebrik ettim… Ve bana göre film gayet iyiydi, kötü yakıştırması yapanları da anlamadım!

Festivalde Kore filmleri de bir hayli fazla… Onların absürd dünyasında kaybolmayı seviyorum o yüzden Ha Ha Ha fena değildi ama beğenmeme kapasitesi de yüksekti! Erkek muhabbetini herkes kaldıramaz sonuçta! Müzikal seviyorum ve festivalde bir müzikal olsa gözüm kapalı izlerdim diyorsanız Juan size göre o halde… Mozart’ın Don Giovannisi’nin çağdaş versiyonu, pek bana göre olmadığını söylemeliyim, size tavsiye etsem de!

İlk yorum yapan olun

Bir Cevap Yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.