Beethoven’ı anladık!


Her şeyi anlamanın belli bir üslubu vardır. Beethoven’i anlamanın yolu ise müzik üzerinden geçer, kesişir, bölüşür, notalar ve ezgiler halinde kulaklarımıza ulaşır. Ludvig Van Beethoven, ‘sağır besteciler’ kategorisinde yer alan bu mucizevi şahsiyet aynı zamanda ukalalığın sınırlarında gezinen, katılığıyla herkese mim tutturan bir duayendir. ‘Nasıl oluyor da oluyor işitme problemi yaşayan birisi besteci oluyor’ hayret duygusunu mucizevi güçlere havale edip, gelelim filmimize…

Film Beethoven’in 9. senfonisi üzerine bir güzelleme adeta. Beethoven’in 5. senfonisinin seline kapılıp gidenler, 9. senfoninin ağır yaratım süreci karşısında sığınacak bir şey  bulamayıp yönetmen Agnieszka Holland’ın, filmin sonlarına doğru güzel bir sürpriz olarak sunduğu çekimsel harikanın kulak dolgunluğuyla mest olup gidecek hatta eriyeceklerdir.

Beethoven’a yarenlik eden, ilerideki amacını ‘iyi bir besteci olmak’ olarak kuran genç kız Anna ile Beethoven arasında oluşan aksi, didişmeli, kimi zaman kırıcı, kimi zaman neşeli diyaloglar silsilesinin ardından, atmosferik bulgular ve vurgular eşliğinde Beethoven’ın kişisel yaşam döngüsüne de giriş yapıyoruz.

Yıkanmamış kirli tabaklar, tozlu atmosfer, dağınık kağıt yığınakları ve Beethoven’ın en kendine has ve dikbaşlı çıkış noktası: Salonun ortasında iki tas su dökünerek yapılan banyo ritüeli. Ve rutinler… Beethoven’in kahvesini hazırlarken mutlaka 60 kahve çekirdeği kullanması, çalışma saatlerinin çok düzenli olması, yemeklerini aynı yerde ve zamanda yemesi ve her akşam tam 21:00’da yatarak, Goethe ya da Schiller okuyarak uykuya dalması vb…

9. senfoniye ulaşmak için beşinci senfoninin yollarından geçmek zorunda kalan yazımızda beşinci senfoninin bir ‘kader senfonisi’ olduğunu hatırlayalım istedim. ‘Kaderiniz kapıyı çaldığında açmayın’ diyecek kadar doğru sözlü bir senfoni bu. Stanley Kubrick’in ‘Otomatik Portakal’ da azılı çocuklara yaşlı yazarın kapısını çaldırttığı zilin senfonisi de beşinci senfonidir. Açılan kapının ardında yaşananlar ise kaderin vahşetidir. Alex ve arkadaşlarının şiddetlerinin dozuna eşlik eden ise 9. senfonidir. Filme Beethoven ezgileriyle farklı yorumlar katan Kubrick’in şiddete Beethoven senfonileriyle katmaya çalıştığı estetik de bir hayli dikkate değer doğrusu…
Değeri öldükten sonra bilinme tecellisi burada da hakim ve Beethoven’in ev sahibi kira için kapıyı çaldığında Beethoven kapıya vurulan ritmden koca bir senfoni yaratır. (Bkz: Kulaktan kulağa efsanesi) Kira ödenemez belki ama kadere gönderme yapılır en alasından…

Filmdeki 9. senfoninin parmak ısırtan tarafı yönetmen Holland’ın Beethoven – Anna ikilisini bir ayna gibi, bir yansıma gibi kurgulamasıyla etkileyiciliğini arttıran yönünde yatıyor. Duymamanın hissiyata yoğun olarak yüklendiği filmde Beethoven’ın da tüm aksiliğine rağmen bir güç birliği – işbirliği ihtiyacının farkına varmamız sağlanıyor.

Birkaç yıl evvel Uçan Süpürge Kadın Filmleri Festivali’nin konuğu olarak ülkemize gelen Agnieszka Holland yalnızca Polonya sinemasına değil, dünya sinemasına da damga vuran yönetmenlerden biri. Kadın bakış açısıyla sinema tarihine geçecek filmlere imza atan Holland Üç Renk:Mavi’nin de senaristleri arasında yer alıyor. Holland’ın 1990 yılında gerçek bir hayat hikayesinden uyarladığı ‘Europa – Europa’ savaşın böldüğü hayatlar ve parçaladığı aileler üzerine etkileyici bir çalışma, bir klasik. Yine vurgu mahiyetinde iki kere tekrarlanan Olivier, Olivier oyunculuk başarısı ve müziğinin gücüyle hafızalarımızda yer eden bir çalışmaydı. 1992 yapımı film, 9 yaşında ortadan kaybolan oğulları Olivier’ı 6 sene sonra karşılarında bulan ailenin çocuklarının gerçekliğinden şüpheye düşmelerini anlatıyor ve seyirci iki saat boyunca bu belirsizlikle kıvranıyordu. Edebiyat dünyasının en tartışmalı ve tutkulu aşklarından birini yaşayan Verlaine ve Rimbaud’nun öyküsünü anlatan Tutkunun Şairleri hem sinema hem de edebiyat severlerin “kült” kabul ettiği bir filmdir.

İstanbul Film Festivali’nin ardından vizyona taşınan Beethoven’ı Anlamak  bugüne kadar ‘Pollock’ ve ‘The Hours’ gibi pek çok önemli filmde rol alan ve dört kere Oscar’a aday olan Ed Harris’e Beethoven rolü biçiyor. Harris bu kendinden muzdarip ve heyheyleri her an üstünde bir dehayı olabildiğince iyi canlandırıyor. Harris ayrıca bu rol için uzun süre piyano ve keman eğitimi almış ve müzik üzerine sayısız kitap okumuş. Yönetmen Holland’a göre, Harris bu derece zorlu bir yolculuğun üstesinden gelebilecek, yeteneğe, bilgeliğe, sabra ve cesarete sahip ender oyunculardan. Yönetmene katılmaktan başka şansımız var mı?

Anna Holtz rolündeki Diane Kruger da, Harris gibi rolüne hazırlanırken bol bol müzik dinlemiş ve çalışmış. Almanya’da doğup büyüyen oyuncunun, küçüklüğünden itibaren Beethoven müziği ile iç içe olması, ona bu filmde büyük avantaj sağlamış. Duru ve doğal güzelliğiyle Beethoven’a eşlik edecek başka bir isim yok gibi… Doğru tercih gibi duruyor.

Beethoven’ı Anlamak, epik bir film, radikal bir bestecinin hayatının son yıllarına odaklı başarılı bir film. Beethoven ve Anna arasında müzikle beslenen, zaman zaman Beethoven’in dengesiz tavırlarıyla sekteye uğrayan tutkulu bir ilişki görüyoruz film boyunca. Yazgıları müzikle birbirine bağlanan iki insan, 9. senfoniye biri yüreğiyle diğeri kulağıyla hayat veriyor. Bu da az şey değil…

 

 

 

 

 

 

 

İlk yorum yapan olun

Bir Cevap Yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.