Belki de en iyisi doğaya sığınmak…


İnsanın doğayla çatışmasını konu alan filmleri merakla izlerim, içinde büyük oranda intikam barındıran, insanın her şeye tepeden bakan gücü karşısında doğanın onun bileğini büküverdiğini düşünürüm.  Ama bazen doğanın tepesi atar ve insanoğlunu içinden çıkamadığı psikolojik durumlara sokar.

Banu Bozdemir 

Örneğin Antichrist’de insanın doğasının fazlaca bozulduğuna, Melancholia’da insanın üzerine abandığına, İnce Kırmızı Hat’ta ise insana fazlasıyla ‘anlamsızlık’ bahşettiğine tanıklık etmiştik.

Yakın zamanlı bir örnek olması dolayısıyla Lars von Trier’in Melancholia’sına epey benzettiğim film, ondan bir tık daha fazla yaşamsal öğeler barındırıyor. Melancholia, Antichrist gibi aslında çoğunluktan kopuk, bireyin iç dünyasının karmaşasında fazlaca gezinen bir filmdi ve vermek istediği depresif etkiyi izleyicisinin ellerine büyük bir özenle bırakıp kaçıyordu.

 Sığınak (Take Sherlter) yurtdışındaki eleştirmenlerce epey beğenilen, bizde de Melancholia karşılaştırmasıyla baş başa kalmasıyla birlikte epey beğenilen bir film oldu. Film üç kişilik, mutlu Amerikan ailesi görüntüsünde başlıyor. Curtis eşi Samantha ve işitme engelli kızı Hanna ile birlikte hayatımıza dalış yapıyorlar. Bu aileden olağanüstü bir şeyler beklemek imkansız gibi dururken kader bir köşede ağlarını örmektedir durumu yaşanıyor yavaştan.

Curtis doğadan aldığı mesajlarla (bir tek kendisi görüyor bu arada) değişmeye başlıyor. Örneğin aniden çakan şimsekler, kirli bir yağmur ve hortum görüntülü bulutlar Curtis’in psikolojisini bozmaya başlıyor. Ona göre büyük bir fırtına gelecek ve her şeyi yok edecek! Aslında Curtis; Justine (Melancholia) gibi kendisini bilinmezlik dehlizlerinde boğmuyor, hayatın anlamını kaybetmesine izin vermiyor. Aksine durumunu sorguluyor, fazlasıyla kafaya takıyor.

Curtis’in hayatının derinliklerine indikçe annesinin şizofren olduğunu öğreniyoruz. Yönetmen Jeff Nichols burada ‘Bütün bunlar doğadan’ kısmını bir kenara atıyor ama Curtis’in psikolojik sorunları olduğuna inanmamızı istiyor. Şizofren teşhisiyle önce ailesine sıkı sıkı sarılan Curtis, sonrasında ailesinin kendisinden uzak durması gerektiğini düşünüyor ve elindeki tüm parayı bahçeye bir sığınak yapmaya harcıyor! Ve bu Sığınak aslında diğer etkilenimlerin  de başlangıcı oluyor. Bu değişimle birlikte arkadaşlarının ve yakın çevresinin de tepkilerini  sorgulatıyor film ve asla ‘ailenin’ kopmasına izin vermiyor, bu da aile kutsallığı konusunda hafiften içimizi basmıyor değil!

Filmin akışı kesinlikle çok iyi, bir an olsun sarkmalara izin vermiyor ve biz Curtis’in başına daha neler gelecek diye merakla beklemeye başlıyoruz. Merak unsurunu her daim canlı tutan film oyunculuklar konusunda da şaşırtmıyor. Michael Shannon ıstırabını oyuncuya hissettiren çok başarılı bir oyunculuk sergiliyor. Jessica Chastain ile son dönelerde bir hayli karşımıza çıktı, hatta bir başka doğa/ gerilim/ psikoloji  filmi olan Hayat Ağacı’nda benzer bir aile yaşamındaki kadını canlandırdı. Tabii Chastain’e girmişken Hayat Ağacı’nın doğayla kurduğu kozmik etkiyi de yabana atmamak lazım, deneysel bir film olan Hayat Ağacı sonrasında bambaşka bir kulvara, belki de bir başyapıt atağına geçiyor ve akılda hayata dair birçok soru işareti bırakıyor.

 Aslında Sığınak’ta bir ikilem yaratma derdinde seyircinin kafasında. Doğanın insan üzerindeki delirtici etkisini sorgulatırken aynı zamanda  sonda yaptığı bir hamleyle kafamızı bulandırmayı başarıyor. Ama Curtis’in kafasındaki şey eğer genele de yayılıyorsa aslında orada da doğanın psikolojiye etki eden yanından bahsetmek lazım! Her iki durumda da insan psikolojisi doğanın şaşırtmacaları karşısında un ufak oluyor! Gökyüzünün kapalı olduğu bir anda sıkıntıyla baktığımda aklıma gelecek filmlerden birisi artık Sığınak!

İlk yorum yapan olun

Bir Cevap Yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.