Bu kadınlar gerçek mi?

Bu hafta vizyonda beş yeni film var. Nanny McPhee Büyük Patlama ilgiç dadının ilginç maceralarıyla ikinci kez beyazperdede. Elveda tarihi formlarda komünizme inancını yitiren bir adam ekseninde ilerliyor. Antichrist acılar üzerinden bir hesaplaşma arenası… Son şarkı, baba kız arasındakilere adanmış bir romatizm, Sex and City 2 ise şehirli kadının dayatması, yine… İyi seyirler.

Banu BOZDEMİR

Sex and City 2
Hayranlarının nicedir sıkı bir bekleyişte olduğundan şüphe yok. Ama benim için sıradan bir film işte… Sabun köpüğü hayatlar, dağılacakmış gibi toplanmış saçlar, patlayacakmış gibi sıkılmış kemerler… Belki hadi biraz doğal ve en azından kendi halleriyle dalga geçecek kadar doğallar diyelim, oradan yakalarız belki bir şeyler… Bu kadınsı haller çok zorlama geliyor, Victoria Beckham oynayacak diye kendi çaplarında küçük bir olay yaratmışlardı, ben de oynasa ne olur oynamasa ne olur diyorum… Onun yerine Penélope Cruz var örneğin. Filmle ilgili çılgınca bir tanıtım kampanyası da dünya çapında yapıldı, yapılmaya da devam ediyor. Örneğin film gösterime girmeden iki ay önce biletleri bazı yerlerde satışa gitti, hatta birkaç saat içinde ilk günün biletlerinin tükendiği yerler oldu. Bazı sinemalar ise ilk önce ‘Sex and the City 1’i sonra da serinin ikincisini göstermek üzere programladılar kendini. Biz de yaşanan olaylardan (Mavi Marmaray gemisine yapılan saldırı) sonra vizyonu ertelendi bir hafta sonra tekrar geri geldi. Filmde herhangi bir konu aramayın, 50’li yaşlarını yaşayan üç evli biri bekar (her erkeğe atlayacak neredeyse) ve sorunlu kadının saçma iç hesaplaşmalarını bu kez Arabistan topraklarında yaşamak zorunda kalıyoruz. Kıyafetler önümüzden gırla geçiyor, zaman geçiyor daha doğrusu 146 dakika olduğu için geçemiyor Arabistan’dan geriye çarşaflarının altına marka giymiş kadınlar kalıyor… Kadın nerde olursa olsun kadındır fikrinden dolayı zoraki bir teşekkürü hak ediyorlar… Kendi adıma şehirde geçen, şehirli kadının zorlama hallerinden beslenen buna rağmen dayanışmaya çalışan filmlerden hiç hazzetmiyorum…

Nanny McPhee Büyük Patlama / Nanny McPhee and The Big Bang
Bu dadılı filmler bana hep Hülya Koçyiğit’in kızı Gülşah’la oynadığı Gülşah filmini hatırlatır. Özellikle de ormanda Gülşah’ın sevmediği anne adayını ‘aslan kaç para parapom’ diye korkuttuğu sahne… Tabii çocuklarını görmek için anne kılığına giren Robin Williams’lı Mrs. Doubtfire filmini de unutmamak lazım. Buradaki dadımız sihirli bir dadı ve filmimiz de bir devam filmi… İlki 2006 yılında sinema podyumuna çıkmıştı, bu sihirli, çirkin cadı kıvamındaki dadı. Emma Thompson’un hayat verdiği bu dadı bir nevi hayat kurtarıcısı pozunda adeta… Thompson filmi Christianna Brand’in kitabından senaryolaştırdı böylece rolünü bir kez daha garantiledi. Zaten aksi düşünülemezdi. Zamanda sıçramalar yapan, ki daha çok ileri oluyor bu, dadımız bu kez kocası savaşta olan Bayan Green’in yanında alıyor soluğu… Çocuklar kötü kuzenlere karşı savaş içindeler. Sanki sihirli bir güce ihtiyaçları var. İşte bizim dadımızın devreye girmek vakti… Çirkin ama yufka yürekli dadımız ve çocuklar neler yapacaklar bakalım…

Elveda / Laffaire Farewell
Elveda önce Emir Kusturica’nın rol aldığı bir film olarak ilgi çekti. Oyunculuk keyifli filmler çeken yönetmenin hayatında içinde farklı bir görünme çabası gibi… Elveda ciddi bir film, Kusturica filmlerine benzemiyor… Bir film uyarlaması, yıl olarak da 1981 atmosferi hakim. Bir inançlar, kaybedişler, hayalkırıklığı filmi. Komünizme inancını yitiren bir adamın kendi çabalamaları, hatta yanına birini sürüklemesiyle ilgili.. Bu adam KGB’den Albay Grigoriev, yandaş olarak seçtiği ise Fransız bir mühendis. Birisi inancını yitirmesiyle ilgili olarak hayatında başka şeylere de inançsız… Diğeri daha genç ve idealist. Bu gizli oyun ya da görev onu rahatsız ediyor. Çünkü karısına söylemiyor bu gizli işi… Yani Sovyetlerin dışında bırakıldığı bir Fransız ve Amerika anlaşma hali.. Yani Sovyetler’in dışında kaldığı bir özgürlük hali, özgürlük istemi… Film bu minvalde gidince anlatımı da daha ciddi ve anlaşılmaz izler taşıyor gibi…. Ama devlet politikalarının, çıkarlarının insanlara, sıradan insanlara indirgenmiş hali olarak bakabilir gerçekten de başarılı bir film izleyeceğinizi düşünebilirsiniz… Bir an gözlerinizi kapatın ve dünyayı değiştirmek istediğinizi hayal edin.. Evet işte tam da öyle! Christian Carion yönetti, yeni bir dünya hayalinde olan insanlar oynadı….

Antichrist / Deccal
Deccal ya da eş anlalısı Antichrist kelime anlamıyla da mesih ya da mehdi ikinci kez yeryüzüne gelmeden önce insanlığı kötülüğe ve imansızlığa yönelteceğine inanılan hükümdar olarak anlatılıyor… Senaryo yönetmenin bunalım anlarında, sanki bir daha film çekemeyecekmiş gibi içini kanırttığı bir noktada yazılmış. Strindberg etkilenmeleri dize gelmiş tekrardan. Ama yönetmen öyle olsaydı birbirlerini merdivenden atarlardı diyor. Burada daha psikolojik bir yıpratma hali mevcut, en azından başlarda… Filmde cinsiyet çarpışması var en derininden. Bir olaya kadın ve erkek olarak konulan farklı tepkilerden yola çıkılarak, ego, yaşam algısı, korkular ve çarpışmalar sorgulanıyor. Bu filmde egzantrik bir hal var. Filmin başını ve sonunu siyah beyazlara, yavaşlığa, müziğe ve filmin aynı zamanda en mutlu ve en trajik anlarına yaslayan yönetmen, gelişme anlarında gayet gerçekçi, acı ama aynı zamanda doğanın içinden masalsı çıkarımlar serpiştirmeyi tercih ediyor… Aslında doğanın içine saldığı insanlarla göstermeye ve ön planda tutmaya çalıştığı şeyin tam tersini yapıyor yönetmen!

Son şarkı / The Last Song
Nicholas Sparks’ın aynı adlı romanından uyarlama… Bu arada yazarımızın kitaplarının çoğu sinema yüzü görmüş, kendini sinemaya sevdirmiş kitaplar. Bir başarı ve kendini bulma öyküsü, Holywood’un birçok şeyi bir arada harmanlama isteği… Kızımız pek bir metal, dünyayı takmayan ve ‘kötü kız’ havasında giriş yapıyor perdeye. Onları terk eden babasının yanında bir yaz tatili fikrine hiç sevinmiyor, küçük erkek kardeş ise babayı anlama modunda büyümüş de küçülmüş bir velet, hatta bayağı zorlama bir velet. Kızımız aykırı hallerde sahilde dolanırken, anarşist takılan arkadaşlar bulur, ama bir yandan da temiz aile çocuğu kıvamında sevgilisini… Anarşist kuralsızlığı çabuk yıkıyor film, kötü ve sorunlu çocuklar ilan ediyor onları… Kızımız yavaş yavaş siyah hallerinden beyazlı, pembeli, güpürlü, topuklu, makyajlı hallere geçiyor. Yani ruh hali düzeliyor! Sevgilisiyle denize ulaşmak isteyen kaplumbağa yavrularının başında bekleyip, kitap okuyup, müzik dinleyip, bir dolu olumlu şey yaratıp serin sulara bırakıyorlar birbirlerini… Babayla ara düzeliyor, kız yıllardır elini sürmediği piyanoda döktürüyor ve dünyadan yitip gitmek üzere olan babasının son şarkısını tamamlıyor. Buraya kadar her şey tamam seyirci, yani film bitti seyirci… Romantik komedi tarzını biraz dramatik ve farklı öğelerle bozmaya çalışan bu filme ilgi gösterseniz de olur göstermeseniz de… Miley Cyrus’un yüzü konusunda kuşkuya düşerek izledim, ben de farklı etkiler yaratıyor sanki önceleri yaşlıymış gibi.. Neyse küçük ve gereksiz bir ayrıntı… Fanları elbette vardır

3 yorum

Bir Cevap Yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.