‘Cannes ve Berlin’de para ödülü yok, ödül kazanmak daha prestijli’


Altın Portakal Film Festivali’ne Nar filmiyle katılan ve jüriden ‘Jüri Özel Ödülü’ kazanan Ümit Ünal’la festivalleri, jüriyi değerlendik… Yeniden çekeceği Teyzem’i konuştuk… Uzun ve keyifli bir söyleşi için…

Banu Bozdemir

Altın Portakal’dan sonra bir yazı yayınladınız, hislerinizi bizlerle paylaştınız ama neden böyle olduğuna dair bir şey belirtmiyorsunuz, sanırım ya da benim gözümden kaçtı? Neden böyle olmuş olabilir?
Benim ve Zenne’nin sivri tarafları var cinsel kimliklerle ilgili. Nar’da uzun süreli bir birliktelik yaşayan  lezbiyen bir çift örneği var. En iyi film Antalya’da en öne çıkan film oluyor. En iyi erkek ve en iyi kadın da.  Belki paranoya ama jüri, içinde lezbiyen bir çift olan bir filme büyük ödül vermeyi sakıncalı bulmuş olabilir.

Öyle bir bakış açısı olsa Zenne’de ödül alamazdı?
Ama “en iyi ilk film” öne çıkmıyor, manşet olmuyor. En iyi film manşet oluyor. Bilmiyorum bu bir görüş. Bir yandan da düşündüğüm zaman benim filmin güncel bir meselesi yok, töre cinayeti gibi meselelerden bahsetmiyoruz, daha gizli, derinde kalan meselelerden bahsediyoruz. Mesela lezbiyen çift arasında yaşanan sorunların cinsel bir tarafı yok, heteroseksüel bir çift arasında da yaşanabilecek iktidar çatışmaları yaşıyorlar. Film dikkat çekici konuları öne çıkarmadan, sakin bir tonda işliyor. Belki bu gözden kaçmasına sebep olmuş olabilir. Neyse, bunlar küçük paranoyalar.

Ama insanın kafasını kurcalayacak meseleler tabii bunlar…
Mesela Zenne’nin başrol oyuncusuna  en iyi erkek ödülü vermemelerinin sebebi bu  bence. Gay karakteri canlandıran birine en öne çıkan ödülü vermekten çekinmiş olabilirler mesela. Herkesin sevdiği bir TV yıldızına vermek daha garantili bir tercih.

Kadın jüri olmasının etkisi nedir peki sizce sonuçlarda?
Tamamen erkek olan jüriden bu kararlar çıkabilirdi. Bence o bir özellik değil. Oradaki insanların tutuculuğu, sinemadan ne anladıkları ve sinemayı nasıl gördükleri bence önemli.  İleri görüşlü olmak ve sinema bilgisi mühim yani.

Peki jüri yapılanmalarını doğru buluyor musunuz? Her sanat dalından ya da sinemanın her alanından birilerinin temsilci olması doğru mu?
Ben olsam buradaki insanların hiçbirini sinemacılardan seçmem. Ben jüride illa bir kurgucu ya da yönetmen olması gerektiğine inanmıyorum. Ben sinema yazarları, akademisyenler ve gazetecilerden seçerim. Belki bir iki de yurtdışından insan. Çünkü bu ülkeden aynı sektörden insanlar olduğu zaman onların arasında sorunlar oluyor. Bu festival için demiyorum ama başka festivallerde başıma geldi. Belli kıskançlıklar, hınçlar olabiliyor yani. Küçük bir dünyada yaşıyoruz. Sizi sevmeyen bir oyuncu ya da yönetmen jüride olduğu zaman ilginç sonuçlar ortaya çıkabiliyor.


Evet haklısınız, ben de herkesin çok iç içe geçmiş olduğunu düşünüyorum, bir önceki filmin oyuncusu, yapımcısı vs… 

Ve herkesin birbiriyle bir meselesi oluyor. O meseleyi jüriye taşımadıklarından emin olamayız. Mutlak adalet diye bir şey yok. Bu meselelerden bağımsız insanların olması daha doğru. Ayrıca kurgudan kurgucu anlar,  senaryodan senarist anlar diye bir şey yok. Her şey toplandığında filmin bütününün etkisi mühim. Jürideki herkesin teknik uzman olması gerekmiyor.

Zaten şöyle bir şey oldu. Can filmi bitti, arkamızı döndük. Bütün jüri ağlıyordu. Bir şey çok ağlattığında ya da güldürdüğünde iyi olacak diye bir şey yok illa ama o kadar etkilenip de sonra bir filmi görmemek, asıl karar zamanı geldiğinde yani herkesin oturup kararını bildirdiğinde, beyin fırtınası olduğunda darmaduman oluyor sanırım.
Ben çok jüri oldum. Kısa film yarışmalarında, Altın Lale’de, !F’in uluslar arası yarışmasında vs oldum. Jürilik her seferinde farklı işler, bunun belli bir kuralı da yok ama birkaç kişi çok etkin oluyor. Bütün seçimleri onlar şekillendiriyor. Jüriyle kişisel bir derdim yok, asla. Benim derdim niye film ödül almadı da değil.

Bence niye ödül almadı denmeli, demelisiniz?
Bir sürü filmim ödül aldı. 9, Ara, Anlat İstanbul.  Mesela Gölgesizler ve Ses’te festivallere katıldı ama hiçbir ödül almadılar. O zaman sesimi çıkarmadım. Çünkü o filmlerin neden ödül almayacağını biliyordum. O filmlerin çevresinde oluşan tepkileri biliyordum, eleştirmen ve seyirci tepkisini biliyordum. Antalya’da Nar’ın çevresinde benim açımdan çok özel bir tepki oluştu.  25 senedir sinema yapıyorum artık insanların gözünde bir şey gerçekten beğenip beğenemediğini görebiliyorum herhalde. Beni tebrik eden yüzlerce insanın arasında zamanında işlerimi beğenmemiş insanlar da vardı. Eleştirmenlerin çok sevdiği bir adam da değilim, yanlış da anlaşılmasın. Kaptan Feza’yı yerden yere vurdular, Kaptan Ceza dediler. Altın Kestane’de bana “alarm zili ödülü” verdiler. Aynı insanların gelip Nar’ı çok beğenmeleri, festivalin favorisi bu demeleri benim için çok önemli. Ben çıkıp da kendi kendime bunu vehmediyor değilim. Benim filmim çok iyiydi neden ödül vermiyorsunuz demiyorum ama olan biteni, gazete haberlerini sıralıyorum, şimdi de jüriye soruyorum diyorum, böyle bir sorma hakkı da var herhalde.

 Jüriden açıklama yapmasını izlediniz kararlarla ilgili evet, zaten bu kadar fazla ödül dağıtıyorlarsa gerekçeli karar bildirmek zorundalar bence? 

Bunu da şöyle açıkladım. Cannes’da 2009’da tartışmalı ödüller olmuştu. Jüri yarışmanın arkasından hemen basın toplantısı yapmıştı. Biz sevdik- sevmedik, olmaz yani… Bu kadar herkesin sevdiği filmi ayırıp başka bir filme oy verirken bunun bir gerekçesi olmalı. Ben başarısızlığı kabul edebilirim, “alarm zili” aldığımda ‘Bir kaza oldu, basiretim bağlandı, Nar’ı bekleyin’ diye yazmıştım.

Açıklamalarda yapan bir yönetmensiniz? Bazı yönetmenlerin umuruna bile olmaz, sallamazlar…
Bir kere bütün yönetmenlerin umurunda bence.  Zeki Demirkubuz İstanbul Film Festivali’nde C Blok’la memnun olmadığı bir ödül aldığında, çıkıp jüriyi yeren uzun bir konuşma yapmıştı. Bir sanatçı öyle tepkiler verebilir. Ben o gece ödülü o an reddetmeyi düşündüm. Ödüller son anda açıklanıyor biliyorsun. Bizim kulağımıza hiçbir bilgi gelmedi. Son ana kadar bekliyorsun. Ödülün en önemli diğer adayı Zenne’ydi.  Zenne en iyi ilk film ödülünü alınca birçok insan yapımcımı (Türker Korkmaz) tebrik etmeye başladı. Ama Jüri Özel Ödülü de açıklanınca anladık ki, En İyi Film bize verilmeyecek. Beş metrelik yolu yürüyüp Müjde Ar’dan ödülü alırken hep reddetme fikri vardı aklımda. Bir yandan da yapma, o kadar anlık ve duygusal davranma diye savaştım. Beni bilenler bilir aslında çok rahat konuşurum kalabalıkta falan. Orada kekeledim. Yaptığım konuşmayı bir daha seyrettim, saçmalamışım resmen.

Müjde Ar’la sonrasında bir konuşmanız oldu mu?
Bizim Müjde’yle 2002’de bir küçük anlaşmazlığımız oldu. O dönem onun yapımcılığında bir film projesi olmuştu, ben bir senaryo yazdım. Sonra onun parasını alamadığım için işi bıraktım. Haksızlığa uğrayan benim ama o nedense bana daha çok kızdı. O film yapılmadı ve bu konu çoktan kapandı aslında. Ama 2002’den beri konuşmuyoruz. Şunu lütfen mutlaka yazın, Müjde kesinlikle kişisel konuları jüri vs işlerine karıştırmaz diye, sakın yanlış anlaşılma olmasın.

Jürilerin son yıllarda he filme ödül verme mantığını, hevesini nasıl karşılıyorsunuz?
Birçok film için yarışmaya seçilmek bile bir ödül. 45 film katıldı diyorlar. Eğer seçim buysa gerçekten de ödül…

Ben diğer filmleri düşünemiyorum o zaman…
Ben de aynı şeyi düşünüyorum. Onlara illa birer altın portakal vermek, hatıra plaketi vermek lazım. (Gülüşmeler) Dışarıda bıraktıklarının ne farkı var? Adil olalım derken bir yandan da en adaletsiz ve isabetsiz kararlara imza atmış bir jüri yani.

Bir sürü genç yönetmen var artık, film çekmek, derdini anlatmak kolaylaştı. Ama ben bir yandan da bunun bir kolaycılık olduğunu düşünmeye başladım. Film çekelim, para kazanalım, fikir satalım.
Ticaret için yapılan işlerin hepsinde belli bir formül var. Konusu şu olsun, şu oyuncu oynasın. Yapımcının aklına bir film şu şekilde satar diye bir şey doğuyor. Festivaller de tam bunun karşıtı olmalı. Sinemayı sanatsal mecra olarak kullanan insanlar, kendi seslerini duyurmak, gazete ve televizyonların atladığı şeyleri söylemek için kullanan insanlar var. Bu insanlar farklı diller oluşturuyor ve bu insanların ticari sinemada kendilerine yer bulması zor. Festivaller bu tür sinemayı öne çıkarmak için var. Antalya Nuri Bilge ve Zeki Demirkubuz’un ilk filmlerine ödül veren bir festival. Demek  ki ticari sinema dışı şeyleri destekliyor, bence çok güzel bir şey. Bu yılki festivalde, kimi filmler için, bunların burada ne işi var diyenlerden değildim. Sıkılıp yarısında çıktığım filmler oldu ama o filmin de gösterim hakkı olması lazım. O filmin sadece festivallerde gösterim şansı var. Teknoloji öyle bir hale geldi ki, bir kamera ve bir bilgisayarla bir film yapabilirsin. Güçlü bir fikrin varsa güzel bir film de olabilir. Ticari kanallardan izleyiciye ulaşması çok zor. Mesela  film olarak başarısızdı ama Öngörüye Ağıt’ı ilginç buldum . Neden öyle bir film yapılmasın ve kendisine yer  bulmasın. Bence bulmalı.

Bence tam tersi televizyon dizisi mantığının yeri olmamalı. Seyircinin film izleme alışkanlığını televizyon belirler oldu. Önce bundan kurtulmak lazım. Burada ince bir şey var. Festivalin karakterine karar vermemesiyle alakalı. Bir sene Türev’e ödül veren festival, ertesi sene Üç Maymun’u bile es geçip daha geleneksel sinemaya ödül vermişti. Bu sene de TV kazandı. 48 senelik festivalin hala kendisine bir karakter oluşturamamış olması acı.


Bu denemeler de kafasını karıştırıyor olabilir.  Eski yönetmenlerin festivallerden çekilmesini nasıl karşılıyorsunuz? Devrediyorlarmış gibiler sanki… 

Nuri Bilge’nin yerinde olsam ben de zaten Antalya’ya katılmazdım. Dünyanın en saygın ödüllerinden birini almış yönetmen artık Antalya’da yarışmayı umursamaz. Onun kararı haklı yani. Bu festivalin kendisine biçtiği rolle alakalı bir yandan da, yazımda da yazmıştım. Türkiye’nin en iyi filmlerini seçmeye aday bir festival mi, yoksa değişken kararlara mı bağlı? Seçkin bir festival olması lazım. Tabii bir kalemde silemeyiz, saygı göstermemiz lazım. Ama onların da düzeltmesi lazım, festivalin değişen belediyelere göre değişmemesi lazım.

Bence para ödülü festivali kirletiyor, olmaması lazım. Olacaksa da sembolik bir şey olmalı. Cannes ve Berlin’de para ödülü yok ama orada ödül kazanmak çok prestijli. Aslında bu prestij neye yarayacak, neyin önünü açacak ona bakılmalı bizde de. Ödülün tek başına saygınlığı olmalı…

Bir ara çok film çektiniz, arka arkaya. Aslında kendi yağıyla kavrulan, arada yapımcı bulan bir yönetmensiniz, bu anlamda cesaretlisiniz. Bu cesaret nerden geliyor?
Ben çok farklı şekillerde filmler yaptım. Büyük bütçeli ve kendi yağımla kavrulduğum filmler arasında gittim geldim. İlk filmim 9’du. Bütçesiz, arkadaşlarımız karşısında kredimizi kullanarak, neredeyse hiç para harcamadan film yaptık yani. Hemen arkasından Anlat İstanbul gibi çok büyük bütçeli, yirmi tane star oyuncusu olan bir film yaptık. Ben beş yönetmenden biri olarak aynı zamanda senaryoyu yazdım. O bambaşka bir işti, 9’la alakası yoktu. Sonra Ara’yı çektim.

Bu arada Ara’yı çok severim…
Çok teşekkür ederim. Ara ve Nar Antalya’ya başı derde giren filmler. Onların yüzünden huysuz yönetmene çıktı adım. (Gülüşmeler) Ben ön jüriye isyan edip bir sürü röportaj vermiştim. Ne Ara ne de Antalya’da yarışan diğer filmler genel seyirci tarafından görülemediği için boş yere yaygara koparan bir adam sanılmıştım. Birkaç ay sonra, Ara vizyona çıktında bütün eleştirmenler bana hak verdi ve bu film alınmadıysa nedir bunun sırrı diye soranlar oldu. Şimdi aynı durum yaşanıyor. Nar’da görülmedi, diğer filmlerde izlenmedi daha . Benim bu yazıyı yazmamın sebebi bu. Bir sene içinde insanların bu filmleri izleyip kıyaslama şansı olacak. Not düşülsün, unutulmasın diye. Yazdığım itiraz yazısıyla ilgili tek pişmanlığım, en iyi film ödülünü alan filme gereksiz yere yüklenmişim. Ama bir yandan da derdimi anlatabilmek için de neyle kıyaslandığımı söylemek zorundaydım. O filmin yönetmeni benim içi ‘koca adama yakışıyor mu’ gibi laflar etmiş. Onun da kızgınlığını çok iyi anlıyorum. Ama ben kendimi meşru müdafaa durumunda görüyorum. Bir filmi yapmak bir seneni alıyor. Ondan sonra da onun takdirini görmek istiyorsun. Ödüler nezdinde de. Ben de böyle bir adamım, tepkilerimi olabilecek en açık en samimi halimle veriyorum, koca adam tepkisi olmasa da. (Gülüşmeler) Türkiye’de ciddiyet ve gizlilik esastır. Ağır ol molla desinler,  kol kırılır yen içinde kalır laflarını icat etmiş bir toplumuz biz. Ben öyle bir adam değilim.

 Bundan sonrası nasıl olacak, nasıl devam edeceksiniz? Bir kırılma yarattı mı, çekiyorum ama anlaşılmıyorum zaten durumu oldu mu? 

Hevesim kırılmadı. Yapımcımın da hevesi kırılmadı, sonuçta hepimiz basın toplantısında konuşulanları, övgüleri duyduk, Nar için yazılan eleştirileri okuduk. Yola devam edeceğiz. Ben 21 yaşımdan beri sinema yapıyorum ve artık neyin geçici neyin kalıcı olduğunu biliyorum. Nar benim için yerini buldu, insanlarda istediğim etkiyi yarattı. İlk gösterimden sonra ödül almış kadar mutluydum. Ama haksızlığa da dayanamıyorum, sessiz kalamıyorum. Bir iki yerde sansasyonla dikkat çekmeye çalıştığımı yazanlar olmuş. Öyle derdim yok. Benim filmlerimin çoğu kitle filmi değil. Nar da değil. Sansasyona, dikkat çekmeye gerek yok bu filmler için. Çok kızdım, üzüldüm elbette ama bir şey olmamış gibi çalışmaya devam ediyorum. Yeni projeler var, mesela Teyzem’i yeniden çekme fikrimiz var.

Siz çekeceksiniz değil mi? Hangi aşamadasınız?
Ben çekeceğim, oyuncularla konuşmaya başladık. Projeyle çok ilgilenen çok sevdiğim bir kaç oyuncu arkadaşım var.

Yapımcınız var mı?
Henüz kesinleşmiş biri yok ama konuşuyoruz, bakacağız.

Teyzem’de değişiklikler olacak mı, günümüze uyarlayacak mısınız?
İlk film gibi yine 70-80’lerde geçirmek istiyorum. Anlattığı hikayenin her zaman güncel olduğuna inanıyorum. Kadının hikayesi benim teyzemin hikayesi. O da öyle ölmüştü ve ben çok etkilenmiştim. Ama yazarken çok farklı yazdım elbette. Mesela gerçek teyzem ben üniversitedeyken ölmüştü, çocukken değil. Yan karakterler de gerçeklerinden çok farklı.

Neden peki tekrar çekme isteği?
Hikayeye, o olayları gerçekten yaşamış ve ölmüş olanlara, kendi hayatıma bir borcum var. Senaryoyu çok beğenen bir arkadaşım, filmi görünce Ümit bu olmadı, beş sene içinde sen bir daha çek demişti bana. 25 sene geçti, artık zamanı. Hikayenin benim kafamda daha incelikli noktaları vardı. Bir de mesela Teyzem Türk sinemasının değiştiği döneme denk geldi. Aynı zamanlarda çekilmiş olmalarına rağmen mesela Muhsin Bey ve Züğürt Ağa teknik olarak çok daha iyidir. O dönemde teknik yeniliği, yapım kalitesini ciddiye alan filmler yapılmaya başlanmıştı. Teyzem çok daha eski duruyor. Prodüksiyon detaylarında ciddi kusurlar var. Yeni bir teknikle daha iyi yorumlanabilir diye düşünüyorum. Yine İstanbul, yine 70’ler ama detayları çok değişecek. Benim filmlerimde en korkunç anlarda bile mizah vardır. Teyzem’in filmdeki değil ama senaryosundaki bakış açısı da odur. O trajik hikayeyi pastel renkli bir romantik genç kız dünyasıyla tam bir zıtlık içinde anlatmak istiyorum. Teyzem’in ticari bir proje olduğuna da inanıyorum. Büyük bütçeli yapılması gereken ve o bütçeyi de geri alabilecek bir yapım.

Kafanızda hazır her şey anladığım kadarıyla.
25 senedir hazır. (Gülüşmeler) Bir yandan da ilk filmle kıyaslanmasından korkuyorum. Çünkü insanlar filmleri kusurlarıyla kabul ediyorlar. Bana kusur gibi gelen şeyler insanlara öyle gelmiyor, kabullenmiş oluyorlar.  Yazdığım senaryolar içinde en çok hatırlanan o sanırım. Benim aynı zamanda Amerikalı ya da Arkadaşı Şeytan’ı yazdığımı az kişi hatırlar.

Evet… En Mutlu Olduğum Yer’i de siz yazmışsınız, yeni fark ettim.
Kayıp bir proje oldu o. Çok severek yazmıştım ama. Ben çekmeyi istiyordum ama sonra bir yapımcı aldı senaryoyu. Yapımcıdan da filmin yönetmeni satın aldı. Hayalimdeki film olamadı maalesef.

Bir yönetmen film çekmediği zaman ne yapar?
İş arar. En azından benim için öyle. Benim tanıdığım çoğu yönetmen dizi ya da reklam çekiyor. Ben de bir dönem reklam çektim. Son yıllarda çekmiyorum. Senaryo ve filmle yaşıyorum sadece. Nar’ı da bütçesiz yaptığımız için yapımcım da ben de daha beş kuruş kazanamadık. Tam tersine yapımcım para kaybetti. Yeniden reklama dönmeye çalışıyorum. Yönetmen deyince insanların gözünde zengin, rahat yaşayan biri canlanıyor. Benimse çok mütevazi bir hayatım var.

Dizi çekmeyi düşünmüyor musunuz?
İyi bir senaryoyla teklif gelirse neden çekmeyeyim? Dizi yapımcıları beni gözden kaçırıyor ya da fazla “sanatsal” buluyor olabilirler. (Gülüşmeler) Zamanında Yavuz Turgul’la bir proje çekmiştik, ilk yedi bölümünü ben çekmiştim. Çok ticari bir proje yapmıyorsanız sinemadan para kazanamıyorsunuz. Tam tersine, harcıyorsunuz. Nar bitti, şimdi iş arama dönemi.

Buradan duyuralım o zaman. (Gülüşmeler)
Gazeteye ilan verecek halimiz yok daha. (Gülüşmeler)…

Bu röportaj Antalya Film Festivali’nin hemen sonrasında yapıldı! 

 

İlk yorum yapan olun

Bir Cevap Yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.