Daireye takılmış kaderler!

Daire’yi ilk Altın Koza’da izlemiştim, Atıl İnaç en iyi yönetmen ödülü almıştı. Filmin rüya, hayal ya da içsel hesaplaşma sahneleriyle absürd yanının bir hayli fazla olduğunu düşünmüştüm. Hatta yönetmen Atıl İnaç’la konuşurken özellikle de filmin sonunda bir hayli uzun tutulan hayal sahnesini kendimce fazla bulduğumu söylemiştim.

Banu Bozdemir 

İkinci izleyişimde hayal sahneleri azaltılmış, ayakları yere daha sağlam basan, gerçekçi yanları daha ağır basan bir filmle karşılaştım. O yüzden filme olan duygularım değişmese de algım değişti sanki…

243280.jpg-r_640_600-b_1_D6D6D6-f_jpg-q_x-xxyxx

Film çoğunlukla devlet ve birey ilişkisinin tükenen taraflarına dokunuyor, kah bir tapu dairesinde Feramus’un gittikçe tükenen umutlarına tanıklık ediyoruz kah Betül’ün elinden kayıp giden hayatına. Film belki de artık kalmayan, olmayan aydın bunalımına taşra ortamından ve günümüzden bir siyasi anlayışla sahip çıkmaya çalışıyor ama kasaba ortamı ve kentsel dönüşüm çatışması filmde de sürekli bir çatışma sunuyor! Film umut ve umutsuzluk arası bir yerlerde dolanıp kimi zaman mizahla bastırmaya çalışıyor bu bunalımı…

Ben karakterlerinin ve konusunun sıra dışı olduğunu düşünüyorum Daire’nin. Kullanılmayan, tek bir uçağın dahi inmediği bir havalimanının personeliyle tam teşekküllü çalışmasını destekleyen devlet, üreten, yaşayan bir tiyatronun kapatılmasına ön ayak oluyor ve Betül’ün yeni dramıyla tanıştırıyor bizi! İki tarafta varoluşa tutunmaya çalışıyor ama ip hep aşağı çekiyor. Nietzsche’nin kitabıyla eşlik ettiği hiçlik, anlamsızlık, değersizlik filmin ana ekseninde hep!

570869.jpg-r_640_600-b_1_D6D6D6-f_jpg-q_x-xxyxx

Tabii Feramus’un babasıyla yaşayıp oğluyla devam ettirdiği yabancılaşma hali Betül’ünde kızıyla yaşadığı bütünleşememe haline denk. Kızını bir anne sahiplenişinin biraz gerisinde Betül. Kızının hastalığı, Betül’ün tiyatrosunu kaybetmesi, işsiz kalması ve gassal olması kadere uzanan bütünlüklü bir yol şeklinde uzanıyor filmde. Feramus’un yabancılaşması ve kopukluğu ise hayal sahneleri, rüyalar aleminin etkisiyle garip bir düzene giriyor. Film kayıplar üzerinden kurmaya çalışıyor hikayesini, devletin ve Tanrı’nın sizden ya da bizden aldıkları kıvamında… Güçlü bir anlatımı, birbirini tamamlayan ve sonunda adı gibi bir Daire’ye ulaşan tasvirleri var filmin.

İnaç bu filmiyle en çok da kentsel dönüşüm denen illetin gidip kasabaların kapısına kadar dayandığına, taşrayı da ele geçirdiğine değiniyor. Taşralı olma kalesi bireyin iç dünyasındaki boşluğu dolduramayarak yıkılıyor, devlet algısı desen iç dünyanın yarattığı savunma mekanizmasına ‘benim memurum işini bilir’ söylemiyle en derinlerden nüfuz ediyor.

241248.jpg-r_640_600-b_1_D6D6D6-f_jpg-q_x-xxyxx

Daire acıyı tamamlıyor ama mutluluğu çok ani kesişlerle uzaklaştırıyor insan hayatından. Tek bir karede, bir ölüm anında ikisinin aynı anda Arif’in suratında oluştuğunu görmek de ilginç oluyor. Tabii arka plandan ön tarafa bir türlü sıçramayan, bir aşk öyküsü olacakken insanoğlunun dertleri arasında salınımsız bir şekilde dolanan ‘sevgi’den pek bahsedemiyor bu yüzden film. Felsefesini absürdlük üzerinden kurmasına rağmen yarattığı dünyanın dışına da pek çıkmıyor.

Betül ve Feramus’un tutunma çabalarına set çeken film mizahi anlatımıyla azıcık da olsa yükselttiği filmin trajedilere yol aldığına dair bizi değişik bir biçimde hazırlıyor ve kasabalar yenden şekillenirken ruhların yıkılıp altında kaldığına dair bir anlatım sunuyor.

Fazla bulduğumu söylesem de sanki o rüya sahnelerinin seyirciye etki eden yanı daha fazlaymış, filmi izlerken aradığımı itiraf edeyim. Atıl İnaç’ın en başarılı filmi sayabileceğimiz Daire ‘yokluğundan şüphe duyuyorum’ diyerek kadere, inanca ve onun el değiştirme şaşırtmacasına bir vurgu yapıyor ve filmin dram dairesi tamamlanıyor. Bence haftanın izlenmesi gereken filmlerinden! 

İlk yorum yapan olun

Bir Cevap Yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.