‘Dicle’yle vicdanı sorgulamaya çalıştım.’


Elbette sinemanın ve kısa filmin cinsiyeti olmaz ama kısa film çeken bir kadın yönetmen arayışındayken Seren Gel’in Dicle filmi geldi aklıma… Hem yakın zamanda izlemiş hem de etkileyici bulmuştum. Bir röportajı yaptıktan sonra Gel, Uluslar arası Suç ve Ceza Film Festivali kısa film yarışmasında Dicle filmiyle ödül kazandı… Bu röportaj ikimizin de şansı oldu. İyi okumalar…

Banu Bozdemir

Kısa film çekmeye nasıl başladın? Nasıl karar verdin?
Felsefe bölümü mezunuyum ben, yani alaylı bir sinemacıyım denebilir. Üniversite yıllarımda para kazanmak için dizi ve film setlerinde çalıştım. Bu şekilde piyasanın içine girdim ama daha öncesinde de sinemayla izleyici olarak çok fazla haşır neşirdim. Sanatın sadece izleyicisi olduğum zamanlarda da kafam beni rahat bırakmıyordu. Üzerine çokça düşündüğüm, kafa patlattığım bir alandı sanat. Bunda felsefe okumamın da çok büyük etkisi vardı. Çünkü felsefe insanı sıradan hayatın kaygılarından uzaklaştırıp, daha üst şeyler hakkında düşünmeye sevk eder. Bir bakarsınız “ Akbilimi nasıl doldururum?” kaygısını bir tarafa bırakmış, kavramların içinde boğulmuş gitmişsiniz.Bu iyi bir şey mi kötü bir şey mi bilmiyorum ama hayatı çok zorlaştırdığı kesin. Tek iyi tarafı beni sinemaya itmesi. Ben de bu süreçlerden geçerek izlediğim bazı filmlere aşık olarak, filmlerin bende yarattığı söz söyleme, üretme isteğiyle ve zamanla sinemaya benim gibi bakan arkadaşlarla tanışarak bu dünyanın içine girdim.

Kısa film çekerken dikkat ettiğin konular neler? Yani kısa filme taşımak istediğin konuları nereden ve nasıl seçiyorsun?
Kısa film çekerken dikkat ettiğim konulardan ziyade hayat içinde çok dikkatimi çeken konular oluyor. Sinema bir şekilde hayattan besleniyor. İşlemek istediğimiz konuları oradan alıyoruz. Sistemle çok barışık olmayan, hatta mağduru olmuş  insanlar da konularını  ister istemez sistemin bizi yaşamaya zorunlu kıldığı hayatlarımızda bizim ya da başkalarının başına gelmiş  adaletsizliklerden, acı ve  travmatik  olaylardan  alıyorlar. Bu biraz da vicdanımızın bize gösterdiği bir yol.  içimden geldiği gibi, belki de saçmalayarak sadece sanat için sanat yapmayı ben çok isterdim ama bir Ceylan Önkol hadisesinden, bunun gibi yaşanan binlerce olaydan  sonra bu pek mümkün olmuyor. İster istemez önceliklerin değişiyor, politize oluyorsun.


Kısa filmde konunun mu yoksa tekniğin mi önemli olduğunu düşünüyorsun?
Her zaman “öz” ün “biçim” den önce geldiğini düşünüyorum ama sinemada bu ikisinin en doğru biçimde harmanlanması gerekiyor. Aslında her konu anlatım tarzını ve tekniğini beraberinde getiriyor, yani konu belirliyor zaten üslubunu. Bu biraz sezgisel bir şey. Neyin iyi neyin kötü olduğunu  ya da çekilecek bir filme neyin uygun olup, olmadığını  sezgilerinle kavrıyorsun. Doğru şekilde hisseder ve doğru uygularsan doğru bir film çıkıyor ortaya. Bu anlamıyla da biraz içgüdüsel ve öznel bir alan.

Dicle’de namus cinayetlerine odaklanıyorsun ama bunu tamamen başka bir platforma taşıyorsun. Kısa filmin bakış açısının biraz da var olandan başka olması gerektiğini savunuyormuş gibi? Bu konuda neler söylersin?
Hrant Dink adına düzenlenen “vicdan filmleri” için bir şey yapmak istiyordum. Yakın bir zamanda da Dicle Koğacıoğlu olayı gerçekleşmişti. Duyduğumda çok etkilendim. Onu tanıyormuşum hissine kapıldım. Aslında tanıdık olan onun yüzü ya da mesleği değil, intihar etme sebebiydi. Bir kadın, bir akademisyen gerçekte hiç tanımadığı ama hikayelerine birebir şahit olduğu başka insanların acılarından çok etkilenmişti ve karşılaştığı durumlar karsısında daha fazla dayanamadığı için intihar etmişti. İnsanlar üzerinde genel olarak “Hadi canım. Nasıl olur?” etkisi yaratan bu olay bu tarafıyla da aslında hiç tanıdık değildi. Çünkü bildiklerimiz bir insanın başka insanların acılarını nasıl bu kadar içselleştirebileceğini açıklamaya yetmiyordu. Bir insan ancak kişisel sıkıntılarından, üzüntülerinden ötürü intihar edebilirdi. Genel olarak bu filmi  yüzyıllardır yaşanan acıları, haksızlıkları bilirken yaşamanın, hayata hiç bir şey olmamışçasına katılmanın çok ama çok zor olduğu duygusundan hareketle çektim. Hayatlarımızda artık sadece bir kavramdan ibaret olan “vicdanı” sorgulamaya çalıştım. Bunu yaparken de namus cinayetine kurban gitmiş bir kadının gazetelerde ya da raporlarda geçen bildik hikayesiyle, kendi ağzından dinlediğimiz gerçek hikayesini, duygularını karşılaştırmayı seçtim. Çünkü gerçeğin o hikayede saklı olduğunu düşündüm. Bu hikayeyle Dicle Koğacıoğlu’nun hikayesinin bir yerde kesişmesi lazımdı. Yemek yemek, uyumak gibi eylemleri görsel olarak anlatmak biraz daha kolaydır ama bir kavramı, duyguyu, durumu anlatmak daha zordur. Bu yüzden film biraz bildiğimiz formlardan farklı oldu. Başlayıp biten bir olayı değil, duygu durumlarını, vicdan kavramını  anlatıyordum. Dicle’nin intihara gittiği anı ya da bir kadının nasıl namus cinayetine kurban gittiğini olay örgüsüyle anlatmıyordum.  Bunu bilerek ya da savunduğum için yapmadım. Anlatmak istediğim şeyi ancak bu şekilde anlatabileceğimi düşündüm.

Dut Zamanı’nda anlatmak istediğin neydi?
Dut Zamanı çektiğim ilk kısa filmdi. Abbas Kiorastami’nin “Kirazın Tadı” filminde, filmin sonlarına doğru yaşlı bir adam kendi öyküsünü anlatır. Bu adamın anlattığı öyküden esinlenerek yazdım senaryoyu. Kendisine koruculuğun dayatıldığı, köydeki hayatından ve  yoksulluktan bunalmış bir insanın intihar etmek üzere çıktığı yolda başına gelenleri, ölmek üzere çıktığı bu yolda bir araba tarafından ezilme tehlikesi atlatırken aslında ölümden ne kadar korktuğunu ve kendini asmak için çıktığı ağaçtaki dutları fark edip yemeye başlamasıyla, bir nevi doğanın kendisini kucaklamasıyla intiharı unutmasını  anlatmaya çalıştım. Aslında bir insanın intihar edemeyişini anlattım J

Uzun filmin bir politika aracı olduğu gerçek ama kısa filmin de böyle bir amacı var mı sence? Varsa bu amaç yerine ulaşıyor mu?
Sanatın bütün dalları için bu söz konusu bence. Müzikte, resimde, güncel sanatlarda…    Kısa film, uzun film diye ayırmaya gerek yok. Sanatın olduğu her yerde politik tavırlar da olacaktır. Ki bence gerçek sanatçı tavrı da bunu gerektirir. “Sanata siyaset karıştırılmaz.” savına  hiç katılmıyorum. Kimin derdinin ne olacağını, eserinde ne anlatmak istediğini bilemeyiz. Hayatımızın içinde var siyaset, sanatımızda neden olmasın. Öteki türlüsü yaratıcılığı sınırlamak olur zaten. Tabi propoganda amaçlı yapılan filmlerden bahsetmiyorum. Zaten bahsettiğiniz amaç ta bu tarz filmlerde yerine ulaşmıyor genellikle. Ama izleyicide belli bir duyarlılık oluşturmak, empati kurmasını sağlamak niyetiyle çekilen filmlerde bu genellikle amacına ulaşıyor. Sinema bu tarz durumlar için çok iyi bir araç.

Kürt – Türk sinemacı ya da kısa filmci diye ayırmak istemem ama, doğunun sinema dilini yansıtan yönetmenler, konular fazlalaştı. Ne düşünüyorsun bu konuda?
Kürt- Türk sinemacı ayrımının çok anlaşılır bir sebebi var. Kürt kimliğimizin bu kadar ön plana çıkmasının sebebi aslında bunca yıldır yok sayılmamız. Var olmanın, görünür olmanın bir yolu da duyulmak istenmeyen bu kelimeyi ısrarla telaffuz etmek. Bir taraf sürekli yok sayıp görmezden gelince öteki taraf ta özellikle vurgu yapmak zorunda kalıyor. İnsanın kişiliğine yaşadığı yer,  gördüğü şeyler  şekil veriyor.  Eserlerimiz de doğduğumuz Kürt coğrafyasının izlerini taşıyor doğal olarak.  Dolayısıyla herkes en iyi bildiği şeyi, kendi hikayesini anlatmakla başlıyor . Kürt alevi bir kadın olarak dünyaya gelmişsen erken büyümek zorunda kalıyorsun. Tüm bu kimliklerinden ötürü normal insanların yaşamadığı bir sürü şey yaşamak zorunda kalıyorsun. Bu kötü bir şey ama bir yandan da o insanların göremediği şeyleri görebiliyorsun, çok fazla şey biriktiriyorsun ve gerçekten Kürtlerin anlatacak çok şeyi var. J  Bence sinemadaki bu çeşitlilik çok güzel bir durum.

Filmlerin çok fazla yerde gösterildi, yurt içi ve yurt dışı festivallerini dolaştı. Bu anlamda aldığın tepkileri bizimle paylaşır mısın?
Ailem dışında hiç kimseden kötü tepki almadım. Daha iyi para kazanabileceğim bir iş yapmamı istiyorlar. J Onun dışında tepkiler hep iyiydi. Anlatmak istediğimi anlatabildiğimi gösterdi bu bana. Özellikle Dicle filmim çok iyi tepkiler aldı. Sosyal paylaşım sitelerinde çok fazla paylaşıldı. Benim gibi hisseden, düşünen insanların olduğunu bilmek çok güzel.

Kısa filme yeterince önem veriliyor mu sence?
Kesinlikle hayır.

Bundan sonraki projelerin ve yapmak istediklerin?
1- 2 gün önce bir arkadaşımla birlikte yeni bir kısa film çektik. Yine aynı arkadaşla uzun metraj bir projemiz var. Kafamda çok fazla proje var, çekemesem bile en azından hepsini kağıda dökebilmeyi çok istiyorum.

Kısa filmcilerden beğendiklerin kimler? Ya da uzun metraj çeksen hangi yönetmeni ya da hangi tarzı örnek alırdın?
İsimlerden ziyade beğendiğim kısa filmler var.  İran sinemasını çok seviyorum. Haneke ve Angelopoulos çok beğendiğim yönetmenler ama onları örnek alsam bile onlar kadar başarılı olabilecek tıynette miyimdir  bilemem.

 

 

İlk yorum yapan olun

Bir Cevap Yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.