‘Evren her şeye bir anlam atfediyor olmak zorunda değil’

Tolga Karaçelik’le son filmi Kelebekler’le ilgili bol kahkahalı, keyifli, uzun bir röportaj yaptık… O kadar fazla gülümseme, kahkaha var ki onları yazının aralarına taşıyamadım… Karaçelik Kelebekler’le Sundance Film Festivali’nde en iyi film ödülü kazandı. Üç kardeşin yol ve hesaplaşma hikayesi farklı bir şekilde karşımıza çıkıyor, dram ve ironi aynı kulvarda yol alıyor..

Banu Bozdemir

Öncelikle geriye doğru gidip bu filmin hikayesinin nasıl ortaya çıktığını sizden dinleyelim…

2012 yılında ben bu senaryoyla Köprüde Buluşmalardan ödül aldım. Şarmaşık’tan önce yazmaya başlamıştım. Amcam Mazhar Camdan’ı kaybettikten sonra bana iyi gelsin diye yazmaya başladığım bir şeydi, o zamandan beri üzerinde gidip geldiğim bir hikayeydi.  Aslında birkaç senaryoyu bir arada yazarım ben. Bu da daha çok rahatlama ve terapi amaçlı ortaya çıkmış bir senaryoydu.

Aklında ilk oluştuğu şekilde mi sonlandı peki?
Suzan karakterinin gelmesiyle şekil değiştirdi. O ilk terapiyi atlattıktan sonra iyi geldi, özgürleştim ben de. O zaman hikayenin etrafında dönmeye başlayabildim. Hikayenin benle ilgisi yok. Sadece babanın isminin Mazhar olması ve ölümün bir konu olup ana konu olmaması. Onun etrafında dönmesine rağmen yine de dalga geçilebilmesi bu konuyla ilgili…

Karşımızda bir yol ve aynı zamanda bir hesaplaşma hikayesi var, aslında hesaplaştıkları kendileri mi yoksa onları darmaduman eden sistem mi?
Senaryoyu yazarken gidip gidip geldiğim iki cümle var. En çok dönüşmekten korktuğumuz şeydir aslında, zaten dönüşmüşsündür ama etrafa göstermekten nasıl kurtulurum diye düşünüyorsundur. Eğer dönüşmekten korkuyorsan çoktan o olmuşsundur. Bu ana noktalarından birisi senaryonun. Bir de üslubu bakımından ve bizim jenerasyonun hayatta kalma kılavuzu olmuş bir cümle oldu bu aynı zamanda. Bu büyüyememiş üç kişinin hikayesi. Ve bir inanç hikayesi olarak görüyorum ben bu filmi. Aile olmak inançtır. O olmasa hiç tahammül edemeyeceğiniz insanlarla berabersiniz aslında. O inanç sorgulanmaz kabul edilir. Sorgulanırsa sorun vardır. Sevgili olmak da böyledir, din de… Bunlar üç kardeş. İnanmak istedikleri şeyler bazen çakışıyor, bazen çatışıyor. Biraz paralellik arz ediyor. Tam inanmaya başlayacaklarken geri tepen bir mekanizma var aralarında, oturmamış.

Kadın karakteri çok baskın çizmişsiniz, özellikle de pavyon sahnesinde. Kadınların daha fazla ezilip, sabredip sonrasında da daha fazla ses çıkartması gerektiğini mi düşünüyorsunuz? Bir de diğer filmlerde olmayan kadın karakter sıkıntısını burada toplamış gibisiniz?

Genelde insan yazıyorum aslında. Gişe Memuru’nda gerizekalı bir erkek olmanın travmaları üzerine bir senaryoydu. Sarmaşık’ta ise gemideki o asansör içindeki kavga etme üslubunu vermek istedim. Ortak gerizekalılık, ortak çarpışma ve onun durdurulamaz olması. Alanlar belirleme ve o alanların ihlali üzerineydi biraz da. Kadınlar bununla daha başka mücadele ediyor, ben erkeklerin daha dışavurumcu üslubuyla bunu anlatmanın yolunu seçtim. Bir de gemi içinde kadın olsa bambaşka olurdu. Burada da bir insan yazdım ben. Suzan bir insan. Ama senaryoda iki erkekken bu kardeşler Kenan ve Cemal’di… Bir eksiklik vardı hep. Suzan geldi sonra 2013-14 gibi. Suzan güzel bir karakter oldu, ayrı bir zaafım var ona.

Filmde sen de varsın Suzan’ın kocası rolünde… J
Emre o karakterin ismi, soyadını bile biliyorum. Çok keyif aldım onu yazarken. Var öyle karakterler, masaya cüzdanı telefonu koyar. Soyadı Namyeter ama y’si büyük. Yazarken bütün karakterler canlanıyor, mekanlar canlanıyor. Emre’nin öncesini sonrasını aşk hayatını biliyorum. Be getirdim ben oynayacağım dedim. Bir de Tuğçe’yla anısı da olsun istedim. Bir yandan da erkeklikle dalga geçme halini seviyorum. Daha önce bir rolde daha oynamıştım buna benzer o da iyi gelmişti. Kurtuluş Son Durak’ta Belçim Bilgin’in sevgilisini oynamıştım. İğrenç bir karakterdi. Kendimizde yakaladığımız geri zekalı hallerle dalga geçmek de keyifli oluyor.

Erkeklere çok fazla geri zekalı dediniz buradan bir tepki gelebilir…Eğer geri zekalı değillerse tepki gösterirler. J

Filmde herkesin bir karakteri ve bunu ortaya koyma hevesi var gibi, bunun özellikle böyle olmasına mı dikkat ettiniz?

İşte o keyifli, öyle yapmak. Yaşayan bir köy… Hep şey duydum, en ufak karakterde oynayan bile çok iyi oynamış. Bir yanda da o karakterlerin hepsini biliyorum. O karakterlerin hepsiyle ilgili bir sonraki filmi çekebilirim. Seda Türkmen’in Ezgi Mola’nın hepsinin filmi gelebilir, çünkü biliyorum onları ben. Orası yaşayan bir köy. Gerçekçi hissedilmesin sebebi belki de bu.

Tavuk olayının aslı astarı nedir? J
Ama inanıyorsunuz işte. Hiçbir hayvan telef olmadı tabii ki. Bildiğiniz Buster Keaton gibi çektik. Kamera arkasını da yayınlarız önümüzdeki haftalarda. Tavukların nerede olduğunu belirleyip tavukların olduğu yere patlayıcıları koyup, tavukları alıp öyle yaptık. Sonuna siyah beyaz çillibom 2012-2017 gibi bir şey koyacaktım. Sonra vazgeçtim, hiç komik olmazdı.

Filmde acı ve ironi yan yana… Zaten filmin sonundaki durum da bize hayatı dikkate almamamız yönünde salıklar varıyor. Gerçekten böyle mi olması gerekiyor?
Dünya o kadar farklı ki bizimkinden. İroni bile değil. Bazı şeyleri çözümlediğimizi düşünüyoruz ama illa evren buna bir anlam atfediyor olmak zorunda değil. Hayat da böyle genelde, filmler böyle değil.

Filmlerde eğer köy kasaba varsa olmazsa olmaz tiplerden biri de imamlardır. Onlar geçek hayatla uhrevi hayat arasında bir köprü gibidirler. Ama buradaki o köprüleri yıkmış gibi… Böyle bir tiplemenin sizin ve film açısından önemi…

Yine gerçek yine insan. İmam temizlenmeye çalışıyor ve bu bana çok iyi gelen bir şey. Filmdeki bütün karakterler altı yaşında biri yazmış, altı yaşında biri yönetmiş ve altı yaşında gibi oynuyorlarmış gibi olmasını istedim. O naiflik olsun istedim filmde. Filmin esprilerinden tutun, tekrara yönelmesi gibi.. Böyle olunca bu karakterlerin yaşadıklarına daha sempati ve empatiyle yaklaşabiliyorum. Hepsine empati ve sempatiyle baktığınızı gördüm, salondan çıktığınızda gözleriniz parlıyordu. O çocukluk hali iyi geliyor. Çok karanlık da çekilebilirdi bu film. Çok büyük şeyler var arada, bağırıyorlar çağırıyorlar. Ama bu çocuk naifliğiyle yaşattığın zaman daha onların yanında ve onları koruyarak izlemenizi istedim. İmam da öyle karakterlerden birisi. O yüzden hepsi bir bütünün içerisine girebiliyorlar.

İmamla astronot olana ağabey arasında bir bağ var zaten, kozmik dokunuşlar var aralarında. Şimdi gelelim etrafa. Sarmaşıkta etrafı saran sarmaşıklar, salyangozlar.. burada da kelebekler bu ani sarışlar ve baskınlar sizin film dünyanızda neye denk düşüyor. Görsel olarak çok güzel ama içerik olara da öyle…

Ben büyülü gerçekçiliği romanlarda da yani edebiyatta da çok severim. Hatta Marquez’i oğlunun filmi de Sundance’da gösteriliyordu Sarmaşık zamanı. Babam izlese bu filmi çok severdi, büyülü gerçekçilik unsurları çok iyi kullanılmış demişti.  Aldığım en güzel iltifatlardan bir tanesidir. Ben böyle anlatmayı biliyorum. Ben izlemek istediğim filmleri çekiyorum. O yüzden türler arasında dolaşmak çok umurumda değil ya da böyle yapılamaz diye bir şey yok. Bundan keyif alıyorum Gişe Memuru’nda da meteor düşecekti ama araba düştü mesela. Hepsinin hikayesinde ayrı bir yeri olduğu için genel geçer bir şey söyleyemem. Yani arabanın düşmesinin anlamı başka salyangozların ve sarmaşığın çıkması başka. Hikaye içinde yerleri var ama ortak bir mesaj vermek istemiyorum. Anlatım biçimi olarak neden tercih ettiğimi bilmiyorum.

Sarmaşık politik argümanlarını hayatın içinde, hiyerarşik düzlemde anlatan bir filmdi, burada da politika var, buradaki çıkarsama nedir peki?

Bu filmin dipnotlarından bir tanesi keyif vermesi. Keyif çok önemli bir şey ve keyfimiz yok. Şu dönemde insanlara keyif vermem gerektiğini hissediyorum. Kötülüğü konuşmak kötülüğü büyütmek oluyor sadece. İnsanların bir arada olması için keyif olması lazım. 40 milyon yalnızın yaşadığı bir ülke burası. Niye? Bir araya gelmiyorlar çünkü. Bir araya geldiğimiz başka zamanlarda ne kadar mutlu olmuştuk, hatırlasanıza. Keyif vermektir bunun çıkarsaması…

Hukuk okumuşsunuz ve ülkedeki hukuki süreçler konusundan bakarsak mesleğinizi yapma imkanı ya da isteği bulur muydunuz?

Meslek bitti. Hukuk okudum hukuk bitti, sinema yapıyorum sineme ile ilgili zorluklar var. Olay bende mi diye düşünmeye başladım. Kişisel algılıyorum.

Bir de cenazede bir anda nereden çıktı o astronot kıyafeti, hep yanında mıydı, bunu gerçekten merak ettim. J
Babasına kendisi öyle göstermek için öyle geldi, kıyafetini de yanında getirdi. Çocukluk hali devam ediyor hala, babam beni böyle görsün durumu. Filmde maskeler üzerinden gidiliyor. Gözlük çok takılıyor, Kenan’ın kanlı yüzüyle devam eden hal ve astronot kostümü. Hepsi o maskeyi  bir süre sonra birbirine teslim ediyor.

Sundance Film Festivali’nde ödül almasının etkileri neler oldu, neler yaşattı size?
Takdir edilmek çok güzel bir şey. Sundance gibi çok güzel bir festival tarafından takdir edilmek ayrı güzel. Gişe Memuru’nu çekerken ekibime değişik bir adam değişik bir film çekti demiştim. Sarmaşık’ı çekerken de bazı sahneleriyle kült olarak anılacak bu film demiştim. Yine aynı ekibin birçok üyesiyle bu filmi çekerken de dünya sinemasında tarihe geçecek bir film olacak bu demiştim. Bunu gerçekleştirmiş olmak, haklı çıkmak beni mutlu etti. Bunun örnekleri var tabii. Kusturica sarhoş balkanlılarla varız biz burada arasında dolanırken bu kadar melodramik olup bir anda tavukların patladığı komedinin olduğu filmi çokça görmedim açıkçası. Anlar, sahneler gördüm ama bu iki çizgide gidip gelen film çokça görmedim. Bittikten sonra niye çok yapılmadığını anladım ama ben denemek istedim. Denemenin karşılığının belli grup bir insan da olması beni mutlu etti ama filmler kadar filme ödül verenler hakkında da bir şeyler söyler filmler. Benden çıkıp gitsin, gitti anlamında mutlu etti beni. Gemiyi güvenli limana soktum gibi hissettim. Ondan sonra fark ettim ki bir savaşım daha var benim: vizyon.

Bazı filmleri herkes çok seviyor sosyal medya yıkılıyor ama gişeye yansıması çok az oluyor, bir izleyicisi öngörünüz var mı? 

Benim her zaman öngörüm var. Bu filmi kaç kişi izlerse salondan mutlu bir şekilde çıkar. Sarmaşık çok izlenmedi ama açılıştan sonra yükseldi rakamları. Bunun da ilk haftasına bakar. 80 salonda vizyona girecek. Bu film bazı şeylerin değişmesini sağlayabilir. Dağıtım ağı, bunun gibi filmlerin üzerinde oluşan önyargı bakımından, sinema sahiplerinin önyargısı bakımından, başka şeyler söyleyen insanların seslerinin duyulması bakımından… Filmin festivallerde ödül almış filmlerden daha değişik bir tarzı var. Dolayısıyla alttan gelecekler için de istediğiniz filmi yapabilirsiniz demenin bir yolu.

Bir de filmi bakanlıktan destek almadan çektiniz, peki nereden aldınız, çektiniz?

Fon ve yurtdışı desteği gelmedi. Çünkü Kültür Bakanlığı desteğimiz yoktu, o fonları akışı için bakanlık desteği önemlidir. Ama her film nasıl yapılıyorsa öyle yapıldı, insanlar çağrıldı, ortak olunsun dendi. Herkes el attı, anime destek attı, dağıtımcımız Chantier ortak oldu, herkes bir araya geldi. Çok isim var destek olan…

Çok istanbul’da film çekmek istemiyorsunuz sanırım, oysa en fazla ironi yaratan şehirlerin başında geliyor İstanbul…

İstanbul dışında çekmek ekonomik anlamda daha kolay. Ama ben şehirli filmleri çektim şimdiye kadar. Yani bir taşra filmi, bir kasaba filmi çekmedim. Bu köyde geçiyor ama şehirli bir filmdir baktığın zaman. Böyle denk geldi. Bir ara modaydı kasaba filmleri çekmek. Ben Gişe Memuru’nu çekerken hiç onun gibi bir film yoktu, filmlerin çoğu kasabada geçiyordu. Bana çok sıkıcı geliyor kasaba filmleri. Kasaba en sevmediğim şeydir. Köyü severim, şehri severim ama kasaba alıp satar, üretmez, artı değer de katmaz. Ama Türkiye’nin bir zamandır olduğu durumu da özetleyen bir şey aslında. O kasaba kültürünün hakim olması.  O yüzden çok kasaba filmi çekmek istemedim. Ama Gişe Memuru da şehirde geçiyor gibidir yani. Balat’ta da kısmı vardır ama o yalnızlık, ıssızlık üzerine olduğu için…

Bundan sonraki projen var mı, nedir?

Var. Bu tam bir şehirli filmi. Bir yazar üzerine kara komedi. Nerde, hangi şehirde olduğuna karar vermedim. Burası da olabilir başka bir yer de olabilir. Bir diğer film de 19. yüzyılın başlarında Sibirya’da geçiyor. Rusça, Yakutça ve Türkçe… 13 yaşında bir Türk askeriyle 80 yaşında bir kadının hikayesi.

Mağdur edebiyatı yapmadan yoluna devam ediyorsun. Bazıları “mahvolduk, bize yardım yok” vs ama sen bir kapı kapanır bir diğeri açılır modunda takılıyorsun anladığım kadarıyla. Destek alan yönetmenler bile mağdur edebiyatı yapmaya mecbur gibi hissediyorlar kendilerini. O anlamda sinema galiba bir güç işi.

Sinema direnmektir. 99 şey olmaz ama 100 şey oldurman lazım ki o bir şey olmuş olsun, o da filmdir işte. Benim için çekecek kaynak bulmak oyuncu bulmak gibi, mekanı kaybetmemek gibi, anlattığım hikayeyi niye anlatmaya çalışmak gibi çözmeye çalıştığım sorunlardan bir tanesidir. Sorunlarım olduğu için zaten senaryoları yazıyorum. O konularla da ilgili sorunlarım oluyor, o konuları da çözmek için en azından sormak için yazıyorum. Bu bir süreçtir ve ağlayıp zırlayıp bu şimdi olmuyor deyip çekmekten vazgeçiyorsan zaten hiç anlatma daha iyi. Bunun sonunda para kazanmıyorum, sağlığımdan oluyorum muhtemelen. Anlatmak zorunda olduğum için anlatıyorum. Yönetmen olacağım diye bir iddiam da yoktu hiçbir zaman. Gişe Memuru’nu anlatmak gibi bir derdim vardı, Sarmaşık’ın hikayesini anlatmak gibi bir derdim vardı, şimdi de bunu anlatmak gibi bir derdim var.

Hiç başkasının setinde bulunmadın. Hiç asistanlık yapmadın öyleyse?

Hiç yapmadım, hiç kimsenin asistanı olmadım. Bir tek Mehmet Güreli’yle bir belgesel çektik onun görüntü yönetmenliğini yaptım belgeselde, çok severim Mehmet Abi’yi. Onda da yalnız ikimizdik hakikaten. Onun dışında, nasıl biliyorsam, nasıl öğrendiysem.. Ondan önce altı tane kısa film çektim onları yaparken de çok öğrendim. Nasıl doğru olacağına inanıyorsam o şekilde…

Biraz içgüdüsel gibi

Evet içgüdüsel… O yüzden bu filmde dört tane rejimi, kısa filmlerini sevdiğim hiç set deneyimi olmayan genç arkadaşlardan seçtim. İlerde iyi yerlere gelecek onlar. Sette neye neden karar verdiğimi dönüp anlatıyordum onlara. Ana bir rejimiz vardı Beril, o deneyimli bir rejiydi, onun altındaki dört kişi hiç daha önce set deneyimi olmayan ama kısa filmleri olan, bana baya uzun zamanlar yazmış rejiniz olabilir miyim diye tekrar tekrar yazıp sonunda kabul ettiğim arkadaşlardan seçtim. Çekerken, 18 günde çektik ama onun bir kısmı şöyle geçti, “onu şöyle yaptım çünkü onu bu yüzden böyle yaptım” diye dönüp anlatıyordum onlara.

Biraz okul gibi olmuş yani.

Alttan gelenlere yalnızca bir film yapmayı değil ama bir düstur da vermemiz lazım. Bir adaptır çünkü yönetmenlik. Ekibine sahip çıkman lazım, ekibini kollaman lazım, iyi insan olman lazım, ahlaklı olman lazım. Seçimlerinin hepsini niçin yaptığını açıklayabiliyor olman lazım. Faydasını gördüklerini söylüyorlar, bakalım umarım filmleriyle beni mahcup etmezler ileride setteki davranışlarıyla.

Hoşlandığınız film türleri ve yönetmenler?

Çok fazla filmden hoşlanıyorum. Tarz olarak da çok farklı. Benim için filmlerde anlar var. En sevdiğim yönetmen bir sürü var. Ama tabii Kubrick’in yeri ayrı bende.

Oyuncuları nasıl seçtiniz?

Tuğçe Altuğ’u Kabileler diye bir oyunda gördüm. Afife Jale aldı, Sadri Alışık aldı. Çok iyi oyunlar var, çok iyi alttan gelen gençler var, ben olabildiğince onları fark etmeye çalışıyorum.

Daha önce sinema filminde oynamış mı?

Yok, bir yerde figürasyon gibi gözüküyor sadece. Tolga Tekin’i zaten takip ediyordum, Bartu’yu zaten tanıyordum. Aynen Seda Türkmen’i de bir tiyatro oyununda gördüm.  Hakan zaten Sarmaşık’tan beri tanıdığım çok güzel bir oyuncu, çok güzel bir insan. Bedir Bedir de aynı şekilde tiyatrodan. Görüntü Yönetmeni Andaç Şahan’ında ilk sinema filmi, hani böyle ilk defa insanların da film ve sinemaya dahil oluyor olması da beni heyecanlandırıyor, aynı reji ekibinde o insanların olması gibi. Büyümek lazım biraz, yeni insanların, yeni yüzlerin gelmesi lazım.

Bazı yönetmenlerin bağlılığı vardır her filmde aynı ekiple çalışır

Bende de var ama yeni gelecek insanlara, alttan gelecek insanlara bir şekilde bir şeyleri aktarabilmek için yeni insanların da gençlerin de geliyor olması lazım. Veya daha önce sinema kamerası önüne geçmemiş insanların da oluyor olması lazım. Çünkü aynı filmlerde hep aynı yüzleri görmekten biraz sıkıldım ben yani.

Şu geldiğin noktada kendini nasıl hissediyorsun? Üç tane film, bir şeyleri başarmış bir yönetmen izlenimi veriyorsun. Sen kendi açından baktığında nasıl hissediyorsun

Bu tamamen tekrar tekrar başlayan bir süreç. Kendimle, olduğum yerle ilgili mutluyum çünkü sözümü söyleyebildim. Şükrediyorum Allah’ıma. Ve bu sözlerimin bir karşılığı oldu. Ve tevazu gösterdi bir grup insan, sandığımızdan daha fazla insan olduğunu gördüm. 20-35 yaş arası İstiklal’de yürürken “Merhaba Tolga Abi”yi çok fazla duyuyorum. Yönetmen için bu garip bir şey. O bakımdan mutluyum ama bu tekrar tekrar başlayan bir süreç. Geçen gün yeniden yazmaya başladım bir sahneyi, yine sıfırsın, yine tekrardan aynı süreci yapabilecek enerjim, işte o ilk tokadı yedikten sonra tekrar başlıyor.

Yazım süreci galiba sende sancılı geçiyor okuduğum kadarıyla.

Yalnızca benim için değil etrafımdaki herkesi için sancılı geçiyor. Yani çok sevimli bir insan olmuyorum. Ama yazı bittikten sonra, bir şeyler çözülmeye başladıktan sonra anlayışlı, gülümseyen, çok konuşmayan, en iyi Tolga oluyorum. Çekime doğru yine bir geliyor ama sete çıktığım zaman bir penguen suda ne kadar mutluysa o kadar mutluyum. Normal hayatta bütün benim falsom olan şeylerin hepsi sette işime yarıyor. Nasıl penguen yürüyemez ama suda çok rahat gider ya ben de işte sette penguen kadar mutluyum.

Vizyon aşamasında yine aynı stresi yaşıyor musun?

Yok, film benden çıktıktan sonra rahatım. Mesela şimdi bu savaşı benden sonra gelecek sinemacılar için veriyorum. Vizyonunda insanlara ulaşsın diye. Yoksa film benim için çoktan bitti. Uzaklaşabilir benden çok rahat bir şekilde çünkü bir ilişkim kalmıyor benim çektikten sonra. Kurguda tamam dediğim zaman benim için bitiyor.

Yeni bir şeye geçebilirim diyorsun…

Tabii, şimdi mesela geri dönüp Gişe Memuru’nu izlediğim zaman “Ha güzel film” diyorum, Sarmaşık’a uzun zaman sonra bakınca, “Haa güzeeel” diyorum falan. Ama bittiği zaman hiç bir ilişkim kalmıyor.

Son olarak neler söylersin? Bu filmle ilgili temennin, dileğin

Filmime iyi baksınlar, benden çıktı artık. Sadece hikaye anlatmaya çalışan bir adamım ben. Daha da anlatmaya devam etmek istiyorum, edeceğim de. Etmek istediğim sürece edeceğim yani, bunu sadece ben belirleyebilirim. Bir ara ortadan kaybolacağım umarım tekrar karşılaştığımız aman aynı kaldığımız yerden devam ederiz.

Yazmak için mi kayboluyorsun?

Tabii tabii yazmak için. Yani bir daha film çıkana kadar ortadan kaybolacağım, ne yapayım başka?

Haklısın. Film Gago diye çıkacak, nedir Gago’nun hikayesi…

Yeğenim 20 aylıkken bana Gago demeye başladı, ismimi söyleyemiyor Gago diyor. Düzeltmeye çalışsam da Gago demekten vazgeçmedi. Ben de baktım olmayacak bu iş, bir de biz hep bebeklere ad koyuyoruz bu sefer de bebekler bize ad koysun dedim. Artık birbirimize Gago diyoruz. Bu film de Tolga Karaçelik tırnak içinde Gago diye çıktı zaten. Şimdi 24 aylık oldu hala Gago diyor bana, 35 yaşından sonra Gago olduk işte, o yüzden insanlar da bana Gago Hoca diyorlar.

Yorum gönderin

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

You may use these HTML tags and attributes: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <s> <strike> <strong>

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

İçinden sinema geçen yazılar…

Banu Bozdemir Kitapları

Yorumlar

  • Kutas Tulek: Yazılarınızı zevkle takip ediyorum, emeğinize sağlık :)...
  • İsmail Alpen: https://belgeselizleme.com/ gerçekten başarılı bir arayüzü var. Son zamanki içerikleri gayet ...
  • gabile sohbet: guzel paylasım olmus tebrıkler...
  • aytekin çelik: http://www.belgesel.site Ekibi burayı çok beğendi. Kalitenizin devamını dilerim...
  • mustafa uzunyılmaz: BU BİR YORUM DEĞİL. işi ekip yerine yönetmenle yaptığımız sürece ne seyircimiz olacak ned...
öteki sinema

Arşiv

© 2012 Banu Bozdemir
Powered by WordPress, Endless & Sneek