Festival bitti ben bitmedi…


15 NİSAN

Mutluluğun Peşinde / Rabbit Hole’un vizyona gireceğini bildiğim için sona sakladığım filmlerden oldu. Normal basın gösteriminde izledim. Konu duyarlı, can acıtıcı ve etkili…

Yönetmen dört yaşındaki oğullarını kaybeden bir anne ve babanın dağılmışlıklarını anlatıyor, kopma noktasına gelip gelip sonra yapıştıklarını… Bir dinginlik var, belki bu daha da etkili kılıyor filmi… Nicole Kidman hem yapımcı, hem oyuncu.

Sonrasında festival insanları olarak geleneksel tekne gezisine aktık… Bu bir gelenek oldu artık, soluk almak için yapılıyor. Yerli yabancı tüm konuklar o tekneye akıyor. Avrupa Konseyi yapıyor bu geziyi… Rüzgarın altında bir kez daha baktık İstanbul’a ve güzel olduğuna bir kez daha karar verdik.

Eğer bir İran filmleri fanatiğiyseniz (ben öyleyim) geçen yılın Altın Ayı ödüllü filmi Bir Ayrılık’ı kaçırmayın derim. İran filmlerinin kendine has gerçekliği, tavrı, aykırılığı beni her daim cezbediyor… Bir Ayrılık, bir boşanma halinde çocuklarının velayetini paylaşamayan bir çifti anlatıyor… Asghar Farhadi imzası taşıyan filmi bence izleyin…

Son anda gitmeye karar verdiğim ve iyi ki gitmişim değdim bir film oldu Yağmuru Bile… İspanya’nın Oscar adayı olan film, gerçek bir soruna, su sorununa eğiliyor. İsminin “Yağmuru Bile” olmasının nedeni, Bolivya’da suyun özel bir şirkete verilmesi ve bu şirketin yağmur suyunu bile insanlardan esirgemesinden alıyor. Gael Garcia Bernal’in ve Luis Tosar’ın başrolde olduğu film, gerçeklerin ve filmlerin çatışmasını anlatıyor. Değişik bir paralel kurgu, ezilmişliğin tekrarlanışı, gerçekçilik, vicdan her şey çok doğru dürüst ve yerli yerinde. Çok beğendim, tavsiye ediyorum. Vizyon yolu gözüken filmlerden bu da…

16 NİSAN
Festivalin sondan bir önceki günü… Basın odası yabancı basının gelmesiyle inanılmaz hareketli, bilgisayar bulamıyoruz ama onların olmasından da mutluyuz, sanki birbirimizden biraz sıkılmışız… Zira her festivalde bir aradayız!


Amador İspanyol yapımı keyifli bir film, sosyal sorunlara da değiniyor, sevimli bir ilişkiye de… İnsanların başka ortamlara girmesinin, farklı insanlarla tanışmasının onlara katacağı farklılık üstüne…

Copacabana bu yıl festivalin açılış filmiydi ama izleyemedim bir şekilde. Hem Mayıs’ta da vizyona girecek ama yönetmen Marc Fitoussi ile röportaj yapmak farz olunca soluğu filmde aldım. Keyifle izlenebilecek bir film… Çılgın bir kadını canlandıran Isabelle Huppert yaşlanmış ama çok iyi bir oyuncu. Zira o kadar fazla filmde karşımıza çıktı ama hepsinde farklı olmayı başarıyor. Bir anne –kız ilişkisi, bir annenin kendisini kızına ispat ve sevdirme hikayesi… Vizyonda görebilirsiniz çok isterseniz! Öz kızıyla anne-kızı oynuyor, fiziksel olarak bambaşkalar ama bakışlarda bir aynılık var sanki!

Yolculuk/ The Trip gerçekten de hoş bir hikaye. Steve Coogan ve Rob Brydon, Altın Lale ödüllü Uyduruk Bir Öykü’deki gibi bu filmde de kendilerini oynuyorlar. Yollarda geçen, lüks restoranlarda gurmeliğe soyunan ve ağzımızın suyunu akıtan bir hikaye. Tam bir muhabbet filmi, ikili durmadan konuşuyor, taklit yapıyor ve ünlü oyuncuların yerlerinde gözleri olduğunu vurguluyorlar. Komik muhabbetlere gülüyorsunuz, İngiltere kırsalında dolaşıp doğaya bırakıyorsunuz kendinizi, güzel yani.

Bir yandan da ödüller açıklandı, festivalin sonuna geldiğimiz gün gibi ortada… Saç en iyi yerli film oldu, minimal filmlere yine gün doğdu!

Festivalle ilgili son gün yazım kaldı, onu da Emek sinemasına adadım!

İlk yorum yapan olun

Bir Cevap Yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.