Festival devam ben devam…

9 NİSAN
Bugün kendime sürpriz seans yapayım dedim ama bana sürpriz oldu. Zira 13.30’da hangi sinemaya gideceğimi bilmiyordum, arkadaşımın bizim için seçtiği seansa gidecektik.

Şansa bakın ki benim izlediğim ve çok da sevmediğim bir film çıktı karşıma. Usta Gürcü yönetmen Otar Ioselliani’nin son filmi İşe Yaramaz /Chantrapas’ı tekrar izlemek benim için ıstırap olacaktı o yüzden çıktım yarısından fazlası boş olan salondan… Oyuncu yönetimi başarısızdı, konu çok çekici değildi, o yüzden tavsiye etmiyorum…

Genç Alman yönetmen Philip Koch’un elinden çıkan Picco gerçekten de ağır ve sinirleri sınayan bir film. Filmin senaryosundaki iki aşamalı hal ve bu hallerin tutarsızlığı var birazcık… Neden sonuç ilişkisi biraz sebepsiz kalıyor ve şiddetin patlaması olan anların altı dolmuyor. Yoksa yönetmenin seyirciye tattırmak istediği bir rahatsızlık hali var bu da Haneke sinemasıyla yakınlık gösteriyor çokça… Yönetmenle yapılan sohbette ilk soru soran kişinin ‘bu sinema mı şimdi’ demedi şaşırtıcıydı. Şiddetle tanışmayan, hapishane ortamlarında neler yapıldığını bilmeyen bir toplum değiliz, şiddetle yüzleşmeye ve bundan rahatsızlık duymaya alışkın olmamız lazım halbuki! Barış Ödülü alması da ironik olmalı bu durumda!

Herkesin dilinde bir Çöplük belgeseli… En sonunda izledim ve beğendim. Lucy Walker’ın çektiği film geri dönüşümlü çöplerden bir sanat yaratma üzerine… Çöp toplayanların değişen yaşamları, tüketmenin başkaları için nasıl üretime dönüştüğü gerçeği çok sanatsal ve akıcı bir biçimde yansıyor perdeye. Festivalde ikinci kez tüm heybetiyle beyazperdeye yansıyan Rio’Daki İsa heykeliyle karşılaştım, ilginç geldi. Yoksulluğa uzanmak, yoksulluğa rağmen açık giyimlerinden taviz vermeyen seksi hatunları görmek ayrı bir çelişki sunuyor hep bana! Tabii tüm bu sanatsal üretimleri destekleyen kişi Vik Muniz…Çok canlı, kıpır kıpır bir adam, insanlar için bir şeyler yapmayı seviyor belli ki, karısıyla olan konuşmaları ilginç yansıyor, içimden bunlar boşanırlar diyoruz, filmin sonunda boşanmış olduklarını öğreniyorum!

Her Gün Başka Bir Bela, sinema tarihinin en psikopat filmlerinden olmaya aday, yıllar evvel şimdi kapalı bulunan Alkazar’da izlemiştim ve şoke olmuştum sinsi bir zevkle birlikte… Seksi yamyamlık diyebiliriz kısaca, deneyimlemek isteyenler için ideal!

Halk George Lucas’a Karşı harika bir belgesel, izleyin ve kimilerinin yerin dibine soktuğu kimilerinin çok sevdiği bu adamla ilgili her şey var bu filmde. Sinemaya sızmış her şey kullanılmış bu adamı anlatmak için. Keyifli, hem de çok…

10 NİSAN

Eskiden festivalde birkaç tane baba film olurdu, o film kulaktan kulağa yayılır ve herkes bir şekilde o filmde alırdı soluğu… Şimdi, hala, bugüne kadar öyle bir filmle karşılaşmadım.

Bir filmin dünya festivallerinde yer alması, hatta ödül kazanması bizi ona zınk diye bağlamıyor. Bir de korsan tezgahlarında da festival var. Ayrı bir bölüme festival filmlerini koymuşlar yani festivalde izlediğimiz filmler çoktan paylaşıma sunulmuş durumda. Festivalin bunun için yapacağı bir şey var mı bilemiyorum ama daha özgün, el değmemiş yapımlar sunulmalı sanki seçkilerde. Bir filmi sadece festivalde izlemenin anlamı olmalı yani bence! Bu anlamda Filmekimi çok doğru bir zamanlamaydı…

Oyuncu John Turturro’nun Tutku’su bir dans ve müzik filmi, yönetmeni Napoli’ye birazcık İspanya havası yüklemeye çalışmış, Napoliten müziğinin derinliklerine inmeye çalışmış ve ortaya gerçekten de tutkulu bir çalışma, güzel bir seyirlik çıkmış. Tutkulu dansçılar ve şarkıcılar görmek güzeldi…

Sonrasında öneri üzerine Mutluluğum / Schastye Moe filmine daldım ama içim geçti itiraf ediyorum. Georgy çok iyi niyetli bir kamyon şoförü ama karşısına hep kötülükler çıkıyor. Rusya’da geçen filmde Georgy kafasına en son bir darbe almıştı, o arada da benim içim geçmişti, gözümü açtım yaz olan mevsim kış olmuş, çelimsiz bir adam olan Georgy sakallı, hafıza kaybı yaşayan birine dönüşmüş. Bağlantı kurana kadar epey çabaladım, filmdeki anlamsız şiddetten bunaldım ve yönetmenler niye dertlerini daha kısa bir şekilde anlatmıyor diye isyan ettim.

Sonrasında Anayurt olan ismi nedeniyle aklıma sürekli Anayurt Oteli’ni getiren filme gittim. Film ensest konusuna el atıyor ama yoğun bir süreç var aynı zamanda filmde. Yani sepetine ne varsa doldurmuş yönetmen ama yine de iyi dağıtmayı başarıyor filmin içine… Sonra yoruldum artık ya! Havanın gitgelli hallerinden iyice bunaldım ve sinemalardan uzaklaşarak hayatın içine karıştım ve İstiklal’in kalabalığında iyice yok oldum… İyi mi ettim onu da bilemedim.

11 NİSAN

Festivalde ikinci haftanın startını cumartesi günü verdik aslında. Havanın beni bunaltan bu depresyonik halleri olmasa film izlemekten daha fazla keyif alacağım ama neredeyse yazlık girdiğim salondan kışlık çıkmak sinirlerimi epey bir bunalttı, bünyem havaya diş biler hale geldi, hem de çok fena!


Festivalin ikinci haftası Türk filmleri haftası olur genelde… Yarışma ve yarıma dışı filmler ip gibi dizilir seanslara. Bu sene özellikle Yeni Türk Sineması bölümü ve belgeselleri bir hayli fazla. Ya da bana öyle geldi.

Oğul ulusal yarışma filmlerinden, yollarda geçiyor, evet pek fazla bir süre yollarda geçiyor ama pek bir vaadi yok. Ama Metin Kahraman’ın müzikleri hoş, tam gönlümüze göre… Film derdini, Dersim’de yaşananları anlatmaktan uzak, garip bir yere sürükleniyor… Bizde dertlere ilgi var ama onu doğru dürüst çekme derdi pek yok ne yazık ki!

Bazı yönetmenlerin çocukları da yönetmen oluyor, Julie Gavras gibi… Bunun örnekleri çoğaltılabilir sonuçta. Julie Gavras, Fidel’in Yüzünden filminin yönetmeni aynı zamanda. Evet, evet o güzel filmin. Aşkın İkinci Perdesi yönetmenin 2. filmi… İlk filminde çocuk dünyası vardı, burada yaşlanma halleri üzerine durumlar. Komik ve samimi bir filmdi, fazla bir iddiası yoktu ama aktı gitti… Vizyon yolu gözükebilir!

Festivalin belgeselleri daha çok biyografi içeriyor, sosyal konular daha azınlıkta ama yok değil. İki Escobar, Andres ve Pablo Escobar iki Kolombiyali. Birisi futbolcu, birisi uyuşturucu taciri. İki Escobar’ın hayatı meraklıları için daha cazip olabilir sanki sanki…

Erdal Eren belgeseli, Oğlunuz Erdal bence mutlaka izlenmeli, bir döneme ışık tutan belgesel, on sekizine gelmeden idam edilen Erdal Eren’in anlatıyor, tanıklıklar, olaylar eşliğinde. Keşke olmasaydı diyorsunuz, keşke idam edilmeseydi, keşke bu kadar kör olmasaydı insanlar…

Keşke festivalde daha fazla konuk olsaydı, yıllarca dünya sinemasına yön veren birçok yönetmen ve oyuncuyla karşılaştık, yan yana durduk. Çok güzeldi, keşke yine daha fazla konuk olsa…

İlk yorum yapan olun

Bir Cevap Yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.