Hayati Hamzaoğlu’nun ardından… (iyi, kötü, yakışıklı!)



Yeşilçam sokağından Bir kuş daha havalandı, bu kez Antalya’ya kondu. Ama ne yazık ki çok yorulmuştu… Yeşilçam’ın ‘kötü adamı’ Hayati Hamzaoğlu öldü…
(15 Nisan 2000’de hayatını kaybeden Hamzaoğlu için 1 Mayıs 2000 tarihli Milliyet Sanat dergisinin 479. sayısında kaleme aldığım bir yazı… Yeşilçam serisi devam edecek!)

Banu Bozdemir

Hayati Hamzaoğlu… Ne Erol Taş gibi sonuna kadar kötü, ne de Hulusi Kentmen gibi sonuna kadar iyiydi. O aslında hem iyi hem kötüydü.  ‘İyi, Kötü, Çirkin’ üçlemesi yaparsak çirkinliği de Yılmaz Güney’in ‘Bir Çirkin Adam’ filmiyle yakıştırabiliriz ona. Ölüm mü? O hiçbir sinema emekçinse yakışmadığı gibi ona da yakışmadı, yakışmıyor… Çirkinlik de öyle.

Ne kadar da çok birbirine benziyor şu Yeşilçam emekçilerinin yaşamı. O da sinema için dayak yiyenlerdendi. Sinema adına, yaşam adına ölüp ölüp dirilenlerdendi. Sinemayı, Yeşilçam’ı dert edinenlerdendi. O aslında çok iyi bir kötüydü ya da kötülerin en iyisiydi.

1933 Trabzon doğumlu olan Hamzaoğlu kunduracılık,  kuyumculuk ve dökümcülük işleriyle uğraştıktan sonra 1953 yılında Suavi Tedü’nün yönettiği ‘Köyün Çocuğu’ filmiyle sinemaya girdi. 1958 yılında oynadığı ‘Doksandokuz Mustafa’ onun ilk başrolü oldu. İri yarı fiziğinden dolayı daha çok kabadayı ve külhanbeyi rollerini üstlenen Hamzaoğlu, 1969 yılında birincisi yapılan Adana Altın Koza Film Festivali’nde Metin Erksan’ın yönettiği ‘Kuyu’ filmindeki Osman rolüyle ilk ödülünü aldı. 1970 yılında Yılmaz Güney’in yönettiği ‘Bir Çirkin Adam’daki rolüyle bir ödül de Antalya’dan alan Hamzaoğlu, 1990 yılında Kerim Korcan’ın filmi ‘Tatar Ramazan’daki Abdurrahman Çavuş rolüyle de Adana’dan bir Altın Koza ile dönmüştü.

Hayati Hamzaoğlu ile ilgili son haber, yıllar sonra 17 Ağustos depremiyle çıktı karşımıza. Evet, binlerce insanın öldüğü bu depremden onun kurtulması büyük bir şans, sevindirici bir haberdi. Dokuz yıldır yaşamını sürdürdüğü Yalova’daki evinin çatlaklarının ortasında onarmaya çalıştığı yaşamının görüntüleriydi bu kez bize ulaşan. Belki eski gücü olsa, bir tekme de o atardı çatlak duvarlara. Ama hasta ve güçsüz olduğu için dost olmak zorundaydı o duvarlarla. Sonra Antalya günleri başladı. Arkasından bir de Antalya Altın Portakal Film Festivali’nden ‘Yaşam Boyu Onur Ödülü’ alınca, her şey normale mi dönüyordu ne…

Sinemanın iri yarı adam, kötü bakışlı şahini olan Hamzaoğlu, diğer yardımcı oyunculardan biraz daha farklıydı. Çünkü o aynı zamanda başrol oynayacak, jön olabilecek kadar yakışıklıydı da… Hulusi Kentmen gibi iyi, şakacı, babacan rollere bürünemeyeceği kadar, Erol Taş gibi çok kötü olamadı da. Onda bazen kızların yüreğini çalacak bir şeytan tüyü bulmak bile mümkün oldu. Ama yine de onlarla aynı kaderi paylaşmaktan kurtulamadı.

Hayati hamzaoğlu, Yeşilçam figürasyon geleneğinin sonlanarak yerini yavaş yavaş oyuncu ajanslarına bıraktığı bir dönemi de simgeliyor aslında. Ünlü olmanın, yıldız gibi parlamanın göz açıp kapayıncaya kadar çabuk olduğu günümüzde onlar varlıklarından emin olduğumuz o bir o kadar da uzak durduğumuz gezegenler gibi. Kendi havasıyla, yağıyla ve suyuyla kavrulan. Onlara ulaşmak ve onların değerini anlamak bu durumda kaç ışık mili uzakta, kaç yıl sonra olur bilinmez. Kimbilir…

İlk yorum yapan olun

Bir Cevap Yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.