Hepimiz kibirliyiz!

Zeki Demirkubuz yeni filmi Bulantı ile ortalığın suyunu bir hayli bulandırdı diyebiliriz tabii suyun tertemiz olduğunu düşünürsek… Ülke sinemasının minimal kısmını taşıyan festivaller birer ikişer çökme yaşarken, sinemamız içi boş, uzayda kendi kendine dolanan isimsiz bir cisme dönmüşken Bulantı  tüm bunların ortasına göktaşı gibi düştü sanki!

Önce röportajından sonra başlatılan ‘kibirli’ ifadelerine katılamadım açıkçası, hem de filmi izlemeden yapılan bu kıyım en az Demirkubuz’un söylemleri kadar ‘kibirli’ geldi bana açıkçası. Bir de özellikle günümüzde her şeyi özellikle sosyal medyadan kesip biçmeye, eleştirmeye alışmış bir kuşak için bu söylem çok içe dönük olmalı. Herkesin dakikada bir fotoğrafını değiştirdiği ortamda neyin kibrinden söz ediyorsunuz! Tabii bir de özellikle günümüzde her şeyi bitirmeye endeksli davranmak yerine bazı şeylere sahip çıkıyor olmamız lazım. Oturduğumuz yerden kesip biçmeye, oturma fazlaca alıştık! Ama böylesi bir politik gündemde bazı şeyleri bitirmeden önce düşünmek lazım diye düşünüyorum.

bulantı3

Neyse gelelim Zeki Demirkubuz’un Sartre etkileri taşıdığı Bulantı filmine. Filmin diğer Zeki Demirkubuz filmlerine göre daha modern çizgiler taşıdığını söylemek mümkün, bir yerinden C Blok’a yaklaşıyor ama mesafesini koruyarak! Filmin hikayesi ve anlatım biçimi bunca film üretmiş, belli bir olgunluk seviyesine ulaşmış Demirkubuz sinemasının hem tekrarı hem de yeniden reset atılarak başlatılmış hali gibi. Ama ben bu hissi yaşatanın daha çok hikaye olduğunu düşünüyorum. Bulantı romanındaki tiksintinin yerini burada biz de fazlaca yer bulan ‘gizil adam’ sendromu almış durumda. Aynı şeyi Woody Allen ustanın son filmi Mantıksız Adam filminde de gördük zira. Varoluşunu tanımlayamayan, yarım, bunalımlı geçen adamın kendine gelmek için yarattığı cinayet planı, uygulaması ve etkisi! Abe karakterini al Ahmet’e çarp! Bizim sinemamız o kadar cesur ve yaratıcı olmadığı için ancak bir çember yaratabiliyoruz, bunalımlı insanların ayin çemberi!

CNf7HT3VAAE_1_d

Filmde Ahmet kadar kadınlar da sorunlu ya da ilginç her neyse! Herkes kendini sevdirme, aşma, taşma derdinde. Tabii bu da ortaya tatminsiz bir sahip olunamama süreci çıkarıyor. Herkes kedi gibi sırnaşık, istekleri karşılanmadığında saldırgan ve kaçmaya meyilli. Yani Ahmet karakterinin ultra tahammülsüz ve duyarsız hali aslında onu silkelemeye çalışan kadınların her birinde mevcut! Onu sallayıp kendine getirmeye çalışırken aslında kendi çözümsüz hayatlarının muhasebesini yapıyorlar! Sonuç kimsenin kimseye faydası yok! Herkes kibirli ve tiksiniyor birbirinden. Yanlış bir şey söylemiyor Zemirkubuz aslında. Yaklaştığımız ama kabul etmediğimiz distopyanın ucundayız! Varoluşlarımızı birbirimize verdiğimiz tepki üzerinden yapıyoruz. O yüzden Ahmet’in öğrencisi seviştikten sonra dakika bir gol bir eleştirmeye başlıyor Ahmet’i. Çünkü birazdan kapısı yumruklanacak sevgisiz bir ilişkinin nefreti ortamı saracak. Onun Ahmet’e yaptığı karşı kibir tam da bunun öncesi! Bir nevi zavallılığı üzerinden atma telaşesi!

Ahmet’in kapıcı kadınla olan ilişkisinin sürekli yaratılmaya çalışılan gerilimini ve düşünmeye benzer yanını da zaman zaman abartılı buldum. Ama orada da sahip çıkmaya çalıştığı gerçekliğin ne olduğunu vurgulamaya çalışmış Demirkubuz, her filminde olduğu gibi. Tabii günümüzde kapıcı daireleri gerçeğin vurgusunu en üst seviyeden yapan yerler! Gerçekliğini, içini ve varoluşunu oraya kadar indirmesi de bir kibir göstergesi olarak anılabilir, tabii öyle bakılmak istenirse…

s-abcdf221e385a1f23a6efa5e08aff0195f3047c4

Sonuçta Bulantı romanı da es geçmeden, yani karakterin (Roquentin’in) bir yansımasını filme taşıyarak basit bir hikaye kuruyor, ama hikayenin iyi yanı herkesi bu Bulantı’ya ortak ediyor. Yoksa varoluş muhabbeti ve bunu sorgularken hayatı yavaşlatma muhabbeti bizim kuşağın sinemasal sorunu olarak hafızalara kazınacak! Ama bunu yayması ve herkesten bu saçma melankoliye bir oyun kıvamında dahil olmasını istemesi de ayrıca takdire şayan!

Ama sinemasal açıdan bir yenilik sunuyor mu? Hayır tabii ki. Demirkubuz eski hikayelerinden aldığı gücün benzerini günümüze taşıyor, belki dediğim daha da modernize ederek! Yoksa kibirle falan alakası yok, aynılıkla alakası var, değişimsizlikle alakası var! Filmde karısını ve kızını oynayan gerçek hayatta da karısı ve kızı olan Nurhayat ve Yazgı’yı öldürmesi öldürmesi, Ercan Kesal’i doktor rolünde karşımıza çıkarması sorgulanması gereken detaylar! Onun dışında ‘gizil insan’ sendromu!

Marslı mı Karslı mı?

Başlığı tamamen muziplik ve kafiye olsun diye kullandım ama bu satırları yazarken iki yer arasında da bağlantı kuruverdim birden! Evet Mars ve Kars doku olarak benziyor. Bu kadar! Marslı tabii yeni bir yaşam mümkün kafasında! Bizi Mars’ın ortasına getirip bırakıyor ama popüler sinemanın eteğindeki taşları da sonuna kadar yolumuza döküyor. O yüzden sıkılmadan izliyoruz, karakterle özdeşlik kurup yaptığı şeylerin onda birini yapamayacağımızı düşünüyoruz. Yani bu film bize siz Mars’ta yaşayamazsınız kardeşim diyor! Su yok, hava yok ama gerekli imkanları yaratırsak ancak o koşullarla başa çıkacak bir kısım insanı yaşatabiliriz diyor. NASA reklam yaptı deniyor bu film için, reklam hayatımıza girmiş hatta Mars’a kadar sıçramış demek, yeni dünya düzeni bu, şaşırmaya aksırmaya gerek yok! Sonuçta gün gelecek hepimiz Marslı olacağız durumu bu filmde yok. Ama bir astronotun evde tek başına gibi uzayda tek başına maceralarını izlemek de o kadar kötü olmasa gerek!

İlk yorum yapan olun

Bir Cevap Yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.