‘İyilik filmi’ ama iyi değil!

2015 yılına elveda dedik, 2016 yılında bizleri nelerin beklediğini elbette bilmiyoruz ama kötü kapattığımız bu yıldan çok çok daha iyi olması dileğiyle…

Banu Bozdemir

Bu hafta tek salonlu dört film dikkatimizi çekiyor. Saklı, Kar Korsanları, Anayurdu ve Toz Bezi… Festivallerde iyi ödüller kazanan bu filmleri tek salona mahkum eden şey Kültür Bakanlığı’ndan ödenek aldıkları için bu yıl vizyona girmek zorunda olmaları. Aslında asıl vizyonlarının bu tarih olmadığını herkes biliyor ama bu seneyi kazasız belasız kapatmak için vizyona girmiş gibi yaptılar. Çünkü hem ortalığı basan tekelden dolayı kendilerine salon bulamadılar, hem de 2016 yılı içinde belli bir tarihte iyi bir yer bulma umudunda bu filmler. Yurt dışında da bu durumlar yaşanıyor, panik ve eleştirel değiliz sadece durum budur diye anlatmaktır derdimiz. Yoksa dört filmin birer salonlu vizyonu kimseye gerçekçi gelmez zaten!

İyilikten battı!

Gelelim haftanın filmlerine…  Ertuğrul 1890. Japon yönetmen çekmiştir bir nebze elle tutulur bir yanı vardır dedim ama film taa en baştan karaya oturdu. Dış sesle büyük bölümünü tamamladığımız film bak sen bize iyilik yaptı, şimdi de sıra bizim iyilikleri gösterme yarışına dönüşmüş adeta. Gemide yaşanan kolera salgına dair tek bir kare gösterilmezken, gemiyi sürekli suların üzerinde sallanırken, tayfaları bir güreş vs. halinde görüyoruz. Sonra parça parça kıyıya vuran bir gemi ve iyilik yarışına tutuşan Japonlar. Neden bu kadar insanüstü bir iyilik hali var, bu filmin zaten olmayan inandırıcılığına bir o kadar darbe vuruyor. Yüzbaşı Mustafa ile Japon güzel arasında yaşanan yakınlaşmanın bile bir şeye bağlanmadığı filmde neden o kadar uzak mesafe için iki kurtarma gemisi geliyor, Yüzbaşı Mustafa neden orada kalıyor belli değil. Hikayenin ikinci kısmı İran’da geçiyor. Hikayenin bu kısmında bakın Türkler ne kadar iyi parodisi devrede, Özal’ı bir aklama, yüceltme durumu hakim. Ve bu film insanları katleden iktidar döneminde ‘iyilik’ filmi olarak vizyona giriyor. Zaten inandırma problemi ve komedi günümüzden başlıyor ama bunu 1890’lara kadar uzandırmaları ne kadar çaresiz kalındığı bir kez daha hatırlatıyor. Yani velhasıl bu kadar iyilik hali karikatürize duruyor, inandırıcı değil!

pointbreak

Distopyanın ütopyası!

The Lobster… Haftanın en iyisi diyeceğimiz filmlerden. Hikayesi o kadar güzel ve akıcı kurulmuş ki, distopik bir dünyadan bakarak koca bir dünyanın sorgulaması ortaya koyar gibi! Ya çift olacaksın (evlenmeye zorlaya bir iktidar) ya da öleceksin düsturuyla azcık bizim memlekete benzeyen film, sınırları daha keskin koyarak, ya çiftini bulacaksın ya da hayvan olacaksın seçenekleri arasına ormanda tek başına yaşamanın yollarını bulan yalnızları da koyuyor. Yalnızların da kuralı aşık olmak ve sevişmek yasak yolunda geçince hayvan olmak daha doğru bir yol gibi duruyor. Yani bu ütopyada çok yaşamsal değil, kurallı! Yönetmenin Köpek Dişi’ni festivalde izleyip ne kadar Hanekevari demiştik burada ise değişik bir gerilimin içindeyiz. Hem topluma hem yalnız olmaya ihtiyaç duyulan dünyada yönetmen Lanthimos herhangi bir şeye iyi demiyor. Hatta bütün sistemleri aynı buluyor ve kurallar olduğu sürece hepsinin aynı kapıya çıktığını söylüyor. Kesinlikle haksız değil ama bunu tam anlamıyla da söyleyemediği için filmin sonuna da taşıyacak pek bir şey kalmıyor. O yüzden sonu açık, biraz da tatminsiz bitiyor. Ama yine de kurduğumuz, çevirdiğimiz ve bazen de ağına düştüğümüz hayatlarımıza şöyle bir tepeden bakmak için iyi bir fırsat sunuyor. Ama distopyanın ütopyasını da sorunlu çıkınca ortaya ne senle ne de sensiz gibi arabesk bir durum çıkıyor. Yine de haftanın iyisi, rutin hayatları sorgulamak için iyi bir fırsat! Tabii filmi izlerken hangi hayvan olmak istediğinize de karar vermek lazım! Bakarsınız bir gün lazım olur!

500261

Point Break 1991 yılından günümüze uyarlanmış bir hikaye. Zamanında pek sevilen bu film biraz farklı bir arka plan bulmuş bu kez! Hem hikayeyi popülerleştirmiş hem de doğaya saygı temalı bir arka plan kurmuş. Aslında fikir güzel ama bu amaca hizmet eden kişileri hayata bakışı biraz sorunlu. Yoksa aralarına sızan, kimliğini açık eden ve onları bu tutkularına sahip çıkmaya çalışan FBI ajanı Utah ve karşı tarafın lideri Utah arasındaki anlaşılmaz ilişki yerli yerinde duruyor. Ama yeni versiyonda daha fazla adrenalin, daha az sevgi ve seks devrede! İlkinde Utah’ı yönlendiren aşkken burada adrenalin oluyor. Bu da filme daha fazla aksiyon katarken ilk filmin naif duygularını yok etmiş oluyor!

Son Efsane / The Program ise bir doping vakasını anlatıyor ama filmde Lance Armstrong’a yüklenildiği kadar bütün bu sistemi yaratan herkesi abluka altına almasını beklerdim!

İlk yorum yapan olun

Bir Cevap Yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.