Kaledeki Yalnızlık


Bir topun peşinde 11 adamın koştuğu bir spor dalı olarak algıladığım için futbola da, futbolu anlatan filmlere de önyargım sonsuz. O yüzden hayatından içine yayıldığından, hatta hayatın prototipi olduğu nidalarına kulaklarımı tıkarım hep. Orada kazanmak hayatta kazanmak, orada kaybetmek hayata yenilmektir. Büyük laflar bunlar bana göre. Aksi gibi karşıma futbolla ilgili hep bu tarz filmler çıktı.

Mahalle takımlarının dışına çıkmış bir tek film izledim o da Maradona’nın hayatını anlatan bir belgeseldi. Onun dışında ilgilenmediğim birkaç ‘önemli’ futbolcunun hayatı da yansıdı elbette beyazperdeye. Hatta İranlı yönetmen Jafar Panahi ülke sorunlarına ek olarak bir de futbol filmi çekmişti. ‘İran’da kadınsan futbol dahi izleyemezsin’ sorunsalına bir de buradan yaklaşan film elbette salt futbol filmi olamazdı.

Futbola mahalle takımı ya da küme gruplarının arka planından bakan filmler daha samimi ve başarılı.  Aşklar, yalnızlıklar, özlem ve hasretler eşlik eder bu deli tutkuya. Serdar Akar, Dar Alanda Kısa Paslaşmalar’da futbol dünyasından küçük bir mahalleye açmıştı hikayesini, Suat Şenocak’ın hikayesi Adı Aşk Bu Eziyetin de aynı dertle yola çıkmıştı. Kaledeki Yalnızlık da öyle!

Kaledeki Yalnızlık’ta bir kaybeden üzerine sonuçta. Yalnız büyütmek zorunda kaldığı oğluyla didişen, takımındaki çok az kişiyle anlaşan ve 40 yaş itibariyle futbol yaşamının sonuna gelen beş parasız bir adamın futbol camiasında dönen oyunlara bakışını anlatıyor. Ve dediğim gibi her futbol filmi gibi büyük laflar etmeye çalışıyor. Erkek bakışıyla daha gerçekçi ve tutkulu bir yere oturduğuna eminim bu filmlerin. Ama bendeki etkisi futbol dışı, bir hayat hikayesi. O yüzden dramatize ettiği karakterleri ve hayatları bizi fazla darboğaza sokmayan bir yapıyla sunuyor. Yani duygusal bir yoğunluk sağlıyor ama bunu fazla uzatmıyor.

Aslında film bütün dramının içine kozmik espriler koymaya çalışıyor ama kısa olduğu için etkisi çabuk geçiyor. Sonuçta ortada kaleci olmaya kendi içinde yapılan bir eleştiri aynı zamanda bizim gözümüzde bir yüceltme var.

Her futbolcunun hayali kaleci olmak değil transfer olmak. Film bunu bize bir kere sosyal mesaj olarak anlatıyor, gol yemek, hayattan da gol yemek, yenilmek!

Filmi çeken kişi bir oyuncu olunca da filmin değeri başka yerlere taşınıyor. Volga Sorgu oynadığı ezik karakterlerden, arka mahallenin bıçkın delikanlısı rollerinden sıkıldığını her fırsatta tekrar ediyordu. Aslında insan yaşadığı, algıladığı karakterlere ilham olabiliyor ya da onlardan ilham alabiliyor.

Filmin gerçekliği başroldeki Nurettin / Numan Çakır’ın eski bir kaleci olmasından da ilham alıyor, sonuçta toplara bir kaleci edasıyla atlıyor! Her filme pozitif bir enerji katan Özlem Tekin burada Almanya’dan gelen Zenoş Teyze rolünde. Bir an ibre kayacak eniştesiyle aralarında bir çekim olacak diye bekliyoruz ama herkes kendi dertlerine fazlasıyla eğildiği için o kısım da tuzla buz oluyor. Sonuçta futbol dostluk timsali olarak algılanır ama yapımcıyla yönetmenin arası bir hayli açık bu filmde.

Yapımcı Mazlum Çimen ve oğlu Saki Çimen bize bu filmi özel olarak izlettirdiler ama insanın gözü yine de yönetmeni arıyor tabii. Onu da filmin içinde birkaç saniyelik bir görüntüde bulduk. Volga Sorgu oyunculuk misyonunu bir kenara atıyor ve film çekmeye soyunuyor. İlk film olarak çok tatmin edici değil ama aynı zamanda ilk film olarak tatmin edici… Futbola hayatın içinden bakıyorsanız bu filme de bakabilirsiniz…

İlk yorum yapan olun

Bir Cevap Yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.