Maç sayısı hayat sayısı…

Özellikle bu filmi sevmek için öncelikle tenis karşılaşmalarını sevmek gerekiyor diye düşünüyorum. Çünkü filmin büyük ve en heyecanlı bölümü karşılaşmalardan oluşuyor. Bu da film biraz senaryoyu boşlamış diyebiliriz. İki ezeli rakip İsveçli Björn Borg ve John McEnroe arasında geçen zıtlıklarla kurulan, ikisinin zıtlığından bir yaşam ve film felsefesi yaratmaya çalışan bir film Borg/McEnroe.

Banu Bozdemir

Film bizi 1980’li yıllara ikilinin arasında Wimbledon’da yaşanan karşılaşmaya götürüyor. Tabii o maçın da unutulmaz 20 dakika süren tie-break setine. Her ne kadar filmin geneli tatmin edici çekilmese, kurgu hataları ufak ufak sırıtsa da filmin karşılaşma sahnelerinin iyi bir heyecan oluşturduğu ve ikili arasında bir seçim yarattığı aşikar. Zaten film tüm enerjisini oraya vermiş gibi.
McEnroe sporu rekabet ve bir o kadar kavga olarak algılayan, genç ve o heyecanlı duygularla sahaya çıkan bir tenisçi. Yaşça ondan büyük olan, tenisle yol alırken kendi içinde bir sakinlik yaratan, aynı zamanda takıntıları olan da Borg. Yönetmen ikilinin hayatını tenis topu atışmasıyla, bir kesit olarak izlettiriyor bize. Bu arada Danimarkalı yönetmen Januz Metz’in ilk uzun metrajlı filmi Borg/ McEnroe.

İkilinin çocukluklarına, tenisle kurdukları bağa da uzanan film aynı zamanda bir efsaneye dönüşmenin duygusal yollarını da getiriyor önümüze. McEnroe babasıyla olan takıntılı durumuyla sık sık karşımıza gelirken, Borg’un antrenörüyle olan inişli çıkışlı hayatı da filmin yolunu çiziyor. Filmin baba imgesini yine ikili üzerinden baba / antrenör olarak kurmak istediğini söyleyebiliriz.

Film Borg kısmına daha fazla mesai harcıyor, hatta bunu bazı yerlerde dillendirenler, ikilinin hayatını perdeye getirmek konusunda yönetmenin eşit davranmadığını söyleyenler olmuş. Ben izlerken çok ya da az detayına takılmadım, öyle de hissetmedim. Filmin sonunda kazananın kim olduğu sır değil. Borg’un biten kariyeriyle McEnroe’nun yeniden yazılacak tenis hayatı konusunda yönetmenin daha ilginç olana yönelmesi kaçınılmaz gibi geldi bana. Bazen daha sert, hareketli olanın ilgi çekici olduğu düşünülebilir ama burada Borg’un hayatının daha ilgi çekici olduğunu söyleyebiliriz. Ama dediğim gibi yönetmenin böyle sayısal bir hesap yaptığını düşünmedim izlerken. Zaten senaryo bir hayli zayıf, o yüzden bulduğumuz hikayeyle yetiniyor gibiyiz bir yandan da…

Film zıtlıklar armonisi yaparken bir yandan da ikili arasında bir benzerliğin ortaya çıktığını, filizlendiğini de görüyoruz. Filmin bize ne anlatmaya çalıştığı noktasını tekrar gözden geçirirsek ikilinin benzerliğe giden yolculuğunda düğümlendiğinden bahsedebiliriz. Zaten sonrasında iyi dost olan ikili en büyük dostluklar kavgayla başlar sözünü de doğrular nitelikte. Kendi adıma özellikle karşılaşma sahnelerini keyifle ve üzerimize atılan gerilimle izledim, sanırım bu da filmin geneline olumlu bakmamı sağladı. Ama genel olarak daha güçlü bir film beklentim kaçınılmazdı…

Yorum gönderin

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

You may use these HTML tags and attributes: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <s> <strike> <strong>

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

İçinden sinema geçen yazılar…

Banu Bozdemir Kitapları

Yorumlar

öteki sinema

Arşiv

© 2012 Banu Bozdemir
Powered by WordPress, Endless & Sneek