Melankolinin dibine vuran ses!

Edie Sedgwick hakkındaki yazımda ‘bazı insanların hayatlarının etrafında çevrelenmiş, kimi zaman orada süs bitkisi gibi var olmuş, kimi zaman da tarihin akışı içinde ‘esas adam’ olarak kendi janr’ını yaratmış insanların tarihe bir çizik atmasından bahsetmiştim. Edith Piaf’ da tarihe kalın harflerle çizik atanlardan.

Bu ufak tefek, çıtı pıtı kadın aslında ‘Acıların Kadını’ kıvamında başlıyor hayat kavgasına. Çocukluğundan ölümüne dek uzanan bu hayat kavgasında Edith Piaf’ın 1959’da New York’da verdiği konser sahnesi ile başlıyor film. Sonrasında çocukluğuna odaklanıp değişik kurgusal zamanlar eşliğinde sonlandırıyoruz bu uzun yaşam öyküsünü.

‘R’leri bastırarak söyleyen, bu ağır melankolik ses eşliğinde filmin derinliklerine, en ağır, en acı tonlarda çekiliyoruz. Karışık kurgu yöntemi kullanan yönetmen Olivier Dahan’ın, Piaf’ın farklı yaşam öyküsü için en iyi anlatım yöntemini tercih etmiş olduğunu anlıyoruz böylece!

Oliver Dahan’ı 2004’te çektiği Kıyamet Melekleri filminden hatırlıyoruz! İyi bir tarz değişikliği yaptığını söyleyebiliriz.

Üç yaşında menenjit geçirip kör olan, yedi yaşında kendiliğinden tekrar görmeye başlayan bu küçük kadının hayatı acılarla çerçevelenmiştir adeta. Küçük kızını menenjite kurban vermiş, cenazesini kaldıracak para bile bulamamıştır.

ACILARIN KADINI

Hayatının 12 yıllık bir döneminde dört trafik kazası, yedi ameliyat, üç akciğer krizi, iki delirme ve dört tane uyuşturucu nöbeti geçiren bu küçük beden kilisenin günahkar nitelendirmesiyle cenaze töreni yapılmadan defnedilmiştir. Ama arkasından binlerce insan sel olup akmış ve onu son yolculuğunda yalnız bırakmamıştır.

Film biyografik bir yaşam öyküsü olduğu için sıçramalarla akıp gidiyor önümüzden. Karışık kurgu yapısı da eklenince ve 140 dakikalık bir seyir duygusu perdeye yansıyınca kafa karışıklığı yaratacak bir durum ortaya çıkabilir. Ama bunların hiçbirisi Piaf’ı ve sürdürdüğü yaşam tarzını anlamamak için bir neden değil!

UMUDUN SESİ

Herkesin ilham verici küçük meleği olan bu kadın sesiyle amansız bir direnişin gücünü simgeliyor adeta. ‘R’lerin derin kuşatması altında onun sesinin eşliğinde ‘Er Ryan’ı Kurtarmak’ filminden tanklar geçer. ‘Hayat Güzeldir’ filminde Roberto Benigni, Nazi kampında ‘umut adına, kuruluş adına, yakalanmak adına,  kulakların pasını silmek adına tüm kampa Piaf’ın engin sesini sunar. Güç katan, farklılık katan, acılarla baş etmeyi öğreten bir tınısı vardır zira sesinin!

TIPATIP UYUM

Filmde asıl dikkat çeken nokta başroldeki Marion Cotillard’ın şıp demiş burnundan düşmüş şekilde Piaf’a benzemesi. Piaf’ın 20’li yaşlarından tutun da ölüm döşeğine uzanmış haline kadar evrimsel bir değişim geçiren aktör, makyaj sanatının da başarısıyla hem kendini hem de filmi istenilen kıvama getirmeyi başarmış. Hiç karşısına çıkamasak da Piaf’ı gerçekten yaşanılır kılmış ve bunu seyirciye hiç tereddütsüz aktarıyor. Filmde Fransız oyuncu Gerard Deperdieu’yu görmek de ayrı bir sevinç gerekçesi.

Film bittiğinde tüyleri diken diken yapan bu melankolik ses ve acılı yaşam hikayesinin kahramanına saygı duyuyoruz. Çalkantılı, inişli çıkışlı, hayat kavgasının ortasında bazen çaresizlikle sıvanan bu hayat kavgasında dolu dolu ve kendini yaşayan bu hayat öyküsüne şarkılarla beraber eşlik etmek hoş bir duygu olacak.

 

 

İlk yorum yapan olun

Bir Cevap Yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.