Neşeyle, acıyla ve şarkılarla…

Tony Gatlif denince hüzün ve neşe arka arkaya geliyor, tıpkı filmlerindeki duygu geçişleri gibi. Daha çok Çingenelerin ateşli ruhlarına dalan yönetmen bu kez hikayesini Yunan kıyılarına,  Midilli adasına taşıyor. Filmin deli ve has kızı Djam üzerinden kadın olma ve kadının ruhuyla bedenini kendi iradesiyle özgür kılma söylemini o kadar güzel ifade ediyor ki… Tabii bir de kapitalist sistemin uşakları ve faşistler dışındaki erkek ırkını fazlasıyla olumlu gösteriyor, bu da Djam ve Fransız arkadaşı Avril’e ‘kadın’ özgürlüğünü doya doya yaşamak kalıyor.

Banu Bozdemir

Djam amcasının isteğiyle İstanbul’a geliyor, teknenin bir parçası biyel kolunu yaptırmak için. Ama İstanbul onun için sadece Karaköy’deki bir ustadan ibaret olamaz, o yüzden onu çatılarda yatarken, bir tavernada göbek atarken ve İstanbul’da kaybolmuş başka bir kadın olan Avril’e elini uzatırken görüyoruz. Gatlif Djam’ı öyle tasarlamış ki, onca deliliğin, vurdumduymazlığın altında yufka, acılı ve isyankar bir yürek yatıyor. Film boyunca hepsine tanıklık ettiğimiz ruh halinden ve yol hikayesinden ve de birbirinden güzel müziklerden anlıyoruz ki asıl vatan müzikleri doğuran sesler, ezgiler…

Yunan kültürüyle olan benzerliğimiz, eğlence anlayışımız, kah şahlanıp kah inişimiz o kadar aynı ki… Zaten yönetmen de o benzer hazinenin farkında, her iki tarafa da eşit dağıtıyor duyguları, yaşamları, anıları… Aman Doktor, İzmir’in Kavakları ve Harmandalı hem Grek dili  hem de Türkçe olarak çıkıyor karşımıza ağızlardan. Gatlif canın mı sıkıldı patlat bir şarkı, patlat bir dans kafasıyla hem yol hikayesine bir tat, hem fantastik bir durum katıyor. Özellikle de Yunanlı bir müzik grubuyla birlikte Şalvar Davası’ndaki bir kareyi anması filmin nefis ve en komik anlarından biri! Orada cinsel özgürlüğüne sahip çıkan kadına saygıyı filmin içindeki özgür kadın algısıyla denkleştirdiğini düşünüyorum. Kesinlikle çok hoş bir sinerji yaratmış tek bir kareyle!

Filmin Avril tarafı daha hüzünlü, daha doğuya, Suriye’ye ve mülteci kavramına yönelik… Midilli adasında karşılaştığı feci manzara, sevgilisinin kendisini İstanbul’da terk etmesi ve Djam’ın peşinden Yunanistan’a ulaşması vatan ve vatansız olma kavramlarının altını çiziyor. Aslında herkesin yüreği bir yerlerde kalmış, aklı başından gitmiş, ayakları sürüklenmiş, sürülmüş ve bir umudun peşine takılıp gitmiş. Avril o yüzden deli kız Djam’ın peşinde, onun yüreğindeki vicdanı görüyor ve bunu dile getiriyor.

Film ayrıca ekonomik krizin Yunanlılar üzerindeki etkisine dair de bir şeyler söylüyor. Her şeyini kaybeden bir adamın kendi mezarını kazışı ve yaşlı babasının çaresizliği filmin etkisi yüksek anlarından. Aynı adamı keyifle içerken ve sonrasında hüzün batağında hareketsiz kalırken görmek de krize dair… Djam’n yolda faşist dedesinin mezarına işemesi (Müzik ve özgürlüğü yasaklayanların üzerine işiyorum repliği bir harika) geçmişte yapılanların hayatımıza etkileri konusunda fikir verici duruyor. Sonuçta iki kızın karşılaşma hikayesi aynı zamanda dediğim gibi bir sürü sürgün hikayesine uzanıyor, anılar ve acılar tazelenip paylaşılıyor. Sonrasında her şeyin üstüne sünger çekercesine müzik ve içki imdada yetişiyor ve insanlık kendini yeniden yaratma imkanı buluyor!

Yorum gönderin

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

You may use these HTML tags and attributes: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <s> <strike> <strong>

İçinden sinema geçen yazılar…

Banu Bozdemir Kitapları

Yorumlar

öteki sinema

Arşiv

© 2012 Banu Bozdemir
Powered by WordPress, Endless & Sneek