Politik filmler…


Aslında bu yazıyı yazmaya Özcan Alper’in ikinci filmi Gelecek Uzun Sürer ve Serkan Acar’ın Aşk ve Devrim’i sebep teşkil ediyor gibi görünse de, yönetmenlerin büyük bir kısmı politik sinema üzerinden derdini anlatmaya başladı. Ülkenin gündemi her daim o kadar hareketli ki, yaşananlar çeşitli dönemler ‘fikir’ telakkisi yapma fırsatı veriyor insanlara… Biz de bu ülkede yaşananları sinemaya döken, her konuya, her döneme uzanan filmleri toparlamaya çalıştık, politika yapmak kadar, politik film yapmak da zormuş. Yazarken bunu anladım!

Banu Bozdemir

Sonbahar (2008)
Özcan Alper 2008’de çektiği Sonbahar ile politik sinemaya minimal, suskun ama alttan alta çığlık atan bir dil getirmişti. Filmin başında ekrana yansıyan cezaevi çatışma sahneleri dışında herhangi bir politik hareketi bulunmayan film hatta bu yanıyla politik sinemanın biraz da uzağına düşüyordu. Ama film biraz da cezaevlerinde bedenleri enkaza dönen ve dışarı salıveren insanların psikolojisine ve ölüme odaklı yaşamlarına dikkat çekiyordu. Filmin beni etkileyen en önemli taraflarından birisi de Yusuf’a (Onur Saylak) ölüm duygusunu, doğanın en çılgın kucağında yaşatmasıydı. Doğanın her yanından fışkıran canlılık, insana yaşama sevinci sunan yeşil, abartı, nefes ve tükenen bir hayatın devinmeye çalışan son çırpınışlarına ne kadar da ters düşüyordu… Ve kaybedilen bir hayatın  neden kaybolduğuna dair boğazımızda güçlü bir yumruk duygusu… Bazılarına çok durağan, kabulcü bir tarz sunabilir ama ben direnmekten deforme olmuş, tükenmeye doğru giderken bile hayatın büyük çelişkisini bize sunmaya çalışan, atak yapan bir film olarak algılıyorum Sonbahar’ı… Ve Alper’i bu ilk film için tebrik ediyorum.

Babam ve Oğlum (2005)
Herkesi gözyaşına boğan film Çağan Irmak’ın bütün tarzını harmanladığı, hatta yeni tarzının temellerini attığı bir film. Film 12 Eylül 1980 gecesi doğan bir çocukla başlıyor, yani Deniz’le. Deniz’in annesini doğarken kaybediyor, babası ise askeri darbeyle hapse giriyor, işkence görüyor. Filmin bu yanını işkence gördükten sonra tükenen beden halini Sonbahar’a benzetirim hep. Babam ve Oğlum da bize politik atmosferin sonrasını gösteren, insanlara etkisini anlatan filmlerden. Irmak etkili bir konuyu, etkili bir sinema diliyle anlatarak öyküsünü birçok yere odaklıyor. ‘Ona bir oda ver’ lafıyla ve Çetin Tekindor’un etkili ve seyirciyi kilitleyen oyunculuğuyla hafızalara kazanan film, 80 sonrasına ilişkin çok şey söylüyor.

Eylül Fırtınası (1999)
Bugüne kadar en ironik filmlere imza atan, Türk sinemasının siyasi ve sosyal değişimlerini en iyi gözlemleyen Atıf Yılmaz’ın 12 Eylül’e bakışı Eylül Fırtınası. Bazen bir şeye bir çocuğun gözünden bakmak onun acı taraflarını yok eder, ya da biz öyle olmasını umut ederiz. Metin’in annesi 12 Eylül döneminde gözaltına alınır, amaç solcu ve kaçak olan babasına ulaşmaktır. Metin annesiyle beraber bu acılı sürece tanık olur ve ‘neden’ diye sorar doğal olarak. Dedesiyle birlikte sonra bu sürecin dışına çekilir gördükleri ve duydukları onun 12 Eylül’ü olarak hafızalara kazınır. Tarık Akan torununa sahip çıkan dede rolünde, şarkıcı Zara ise anne rolündeydi. Eylül Fırtınası öfke eken fırtına biçer tarzı bir bakış açısıyla yaklaşıyor çocuğun gözünden acılı sürecin nasıl anlamsız bir dönem olduğunun altını çizmeye çalışıyor. Bu filmin Atıf Yılmaz’ın sondan bir önceki filmi olduğunu da belirtelim.

Beynelminel (2006)
Bu filmle bir kez daha anlıyoruz ki sinemamız en büyük yüzleşmeyi 80 darbesiyle yapıyor, onu da yıllar sonra yapabiliyor ancak. O kadar fazla film izlemekten arka sıralara düşen filmleri ancak sıralama yaparken anmak da ayrı bir ironi. Beynelminel mizahi altyapısı olan, müzikle, naiflikle harmanlanmış ama sonlara doğru ‘solcu’ kimliğini ön plana çıkartan filmlerden. Şimdilerde milletvekili olan Sırrı Süreyya Önder’in (Muharrem Gülmez’le birlikte) yönettiği filmden çok keyif almıştım izlerken. 1982 yılının Diyarbakır’ında askeri yönetime ayak uydurmaya çalışan yerel müzisyenlerin (Gevende) dramı, üniversiteye hazırlanan Gülendam’ın aşkı, onun devrimci sevgilisinin gizli planları, babası Abuzer’in ve kasaba halkının direnci her şey öyle tıkır tıkır işliyor ki… Özgü Namal’ın neredeyse bütün sinema filmlerinde olduğu bir seneydi ama bu filme gerçekten de yakışmıştı. Beynelminel ilk filmini çeken Önder’in olgun bir sinema dili yakaladığı ve 80’lere ironik baktığı ilk ve son filmi ne yazık ki!


Bahoz (Fırtına) (2007)
Kürt sol Yurtsever hareketinin üniversitede örgütlenme sürecinin nasıl geliştiğini biliyorum, çünkü İstanbul Üniversitesi’nde politik bir öğrenciyseniz her şeyle dirsek temasınız oluyor bir şekilde. Sonra Kazım Öz o süreci filme aktardı, bence önemli bir süreçti. Üniversiteli, idealist her gencin hayalidir değişim. Küçük bir Doğu kasabasından İstanbul’a gelen Cemal’in yalnızlığıyla başlıyor film, büyükşehrin kaosu alışık olmadık her bünyeyi içine iter, geri çeker. Ama kendisi gibi düşünen, kendisiyle aynı topraklardan gelen insanlarla tanışınca bu sefer koca bir dünyayı değiştirme hayali ve özgüvenine dönüşür büyükşehir. Politik bir gruba üye olmanın, örgütlü olmanın ve Kürt olmanın etkilerini anlatıyor film. Asiye Dinçsoy, Ali Sürmeli, Sinan Bengier ve Volga Sorgu başrolde…

Press (2010)
Son zamanlarda ortaya çıkan ve sadece ‘fikre’ dayalı filmlerden birisi Press. 1990’lı yıllarda Özgür Gündem adıyla çıkan ve sonrasında kapatma ve cezalarla sürekli isim değiştiren bir gazetenin ‘basın özgürlüğü’ sürecini gerçekçi bir dille anlatıyor Press. Sedat Yılmaz’ın yönettiği filmde Özgür Gündem’in Diyarbakır şubesi mercek altına alınıyor. Basın özgürlüğünün her geçen gün kıskaç altına alındığı, içeriğinin boşaltıldığı ve yozlaştığı günümüzde 90’lı yılların gerçekliğine bakmak daha bir anlamlı oluyor. Yerel aynı zamanda gözükara olan gazetecilerin yasaklamaya uğramaları, zaman zaman hayatlarını kaybetmeleri duygusal bir bakış açısıyla sunuyor. Film teknik olarak doyurucu olamıyor, birçok ayrıntıyı umursamıyor ama zaten fikrini özgürce koymanın yolunu arıyor, başarıyor da!

Simurg
Bu sene Adana Altın Koza’da ‘İzleyici’ ödülü kazanan Simurg aslında bir belgesel. Ama artık belgeseller de film kategorisinde değerlendiriliyor, yarışmalara katılıyor ve şanslarını deniyor. Simurg gerçekten de etkili bir film. Gazeteci Ruhi Karadağ 19 Aralık 2000 tarihinde gerçekleşen Hayata Dönüş Operasyonunu konu alan film sonrasında wernicke korsakoff hastalığına yakalanan insanların hayatlarına odaklı bir film çekmiş. 2000 yılında çekilmesine rağmen yeni tamamlanabilen film ölüm orucu sürecinin uzamasıyla kalıcı rahatsızlıklar bırakan ve tedavisi mümkün olmayan hastalığın pençesine düşen mahkumlara yer veriyor. Hepsi hayata yeniden tutunmaya inançlı, hastalıklarıyla yaşama tutunma savaşı veren insanlarla film sonrasında karşı karşıya gelmek ilginç bir deneyimdi. Bir kısmının hala davası devam ediyor, bir kısmı yurtdışında yaşıyor ama devlet onları affetmiyor. Teknik olarak zayıf bir film olmasına rağmen etkilemeyi başarıyor.

Leoparın Kuyruğu (1998)
Turgut Yasalar’ın ilk filmi Leopar’ın Kuyruğu, Leopar’ın kuyruğunu tutma, tutarsan da bırakma’ sözünden ilhamla 1970’li yıllar atmosferine uzanıyor. Mahir Çayan ve arkadaşlarına öykünen filmde gözaltında tutulan  arkadaşlarına karşılık bir Amerikan askerini kaçıran üniversite öğrencilerinin işin içinden çıkamayıp gerilime hatta ellerine yüzlerine bulaştırmalarına kadar giden süreç anlatılıyor. Parkalara sarınmış gençlerle bu işler olmuyor elbette ama yetmişlere, o yıllarda yaşananlara adanmış bir film olması sebebiyle önem arz ediyor. Yetkin Dikinciler, Devrim Nas ve Tardu Flordun çiçeği burnunda oyuncular olarak filmde rol alıyor. Fikir güzel ama tecrübesizliğe kurban giden bir film diyebiliriz. Bu filmden sonra daha çok politik film gelir diye umut ettik ama bu ancak son yıllarda çoğaldı, Türk soluna ilişkin, 80 sonrasına ilişkin daha çok film çekilmesini hatırlatan filmlerdendir yine de benim için…

Küçük Yalanlar (2010)
Sinema yazarı arkadaşımız Rıza Kıraç’ın ilk filmi ülkenin geride kalan ama etkisi devam eden politik gündemine iki yönlü bakmaya çalışıyor. Hem 80 darbesinin insanlar üzerindeki etkisine, hem de Kürt – Türk çatışmasının yaralarına.  Karakterlerimizin üçlü sıralanışı her dönem ve politik görüş hakkında bilgi verir gibi. Seksen dönemini yaşayan ve onun ahrazlarını taşıyan İsmet, Kürt sorununa siyasi bir bakış getirmeye çalışan Şilan ve apolitik bir genç olan Melik’in kesişme noktalarıyla şekillenen hikayede zaman zaman kopmalar yaşanmıyor değil. Ama Kıraç bugüne gelinen noktada geçmişten kalan ahrazların etkisini olduğunu savunuyor ve 80 döneminin yaraları sarılmadan yeni problemlerin her zaman olacağının altını çiziyor. Bunu duygusal, kişisel bir bakış açısıyla yapıyor ve belki de en büyük darbeyi buradan yiyor!

Vizontele Tuuba (2003)
Yılmaz Erdoğan imzalı Vizontele Tuuba televizyonla tanışan kasabalının 1980 yazında yaşadıklarını konu ediyor bu kez. Bir öğretmenin sürgün edilmesiyle başlayan süreç, Deli Emin’in ve kasabalının ironik esprileriyle farklı bir noktaya taşınıyor. Yani acıyla mizahı iyi bir biçimde harmanlayan filmlerden biri bence Vizontele Tuuba. Tarık Akan’ın ‘devrimci’ öğretmeni oynadığı, paylaşmanın öneminin vurgulandığı, yazlık sinemaların olduğu bir atmosferi bozacak tek şey vardır, o da bir darbedir. Uzaklarda bir kasabanın darbeden nasıl etkilendiği, insanların hayatlarını nasıl değiştirdiği konusunda farklı bir deneme yapıyor Erdoğan ve filmini politik içerikle kuşatmayı başarıyor. Sezen Aksu’nun ‘Hadi Gülümse’ şarkısıyla final yapan film ‘Deli Emin ve arkadaşları’ olarak hala hafızalarda!

Gitmek: Benim Marlon ve Brandom (2007)
Gitmek politik içeriğinden çok aslında bir yol filmi olarak uzanıyor önümüzde. Ama savaşın araya girdiği, insanların kavuşmasının imkansız hale geldiği durumlar politik temeller barındırır. Hüseyin Karabey ilk filminde tersine bir yolculuk hali yaratıyor ve kahramanını daha fazla doğuya sürüklüyor. Bir aşk yolculuğu, bir kadının tek başına yollara düşmesine imkan tanıyor ve savaş altında bir ülkede yaşayan Iraklı sevgiliye adanıyor her şey! Ayça Damgacı’nın kendi hayat hikayesinden yola çıkan film devlet politikalarının insanlar üzerindeki etkisine vurgu yapıyor, savaşın anlamsızlığını bir kez daha gösteriyor. Kavuşamamanın acısıyla tekrar dönüş yoluna geçiyor film…

Saklı Hayatlar (2010)
Yine bir ilk film karşımızdaki. Film çekmek teknik ve içerik açıdan rahatlayınca raflarda bekleyen projeler de film olmaya başladı. Saklı Hayatlar yine 1980 ekseninde gelişen, bu kez din ve mezhep çatışmalarına eğilen bir film. Herhalde en korkutucu şeylerden birisi de insanların bilinçsizce galeyana gelmesi. Çorum olaylarında canını zor kurtaran bir aile soluğu İstanbul’da alır ama Alevi oldukları anlaşılmasın diye ellerinden geleni yaparlar. Filmi izlerken insanların farklılaşan yanlarının korkuya dönüşmesinin ve bir diğerinin bu korkunun üzerine bilinçsizce gitmesinin ne kadar acı ve anlamsız olduğunu üzülerek izledik. Yönetmen Haluk Ünal iki inanç grubunu rencide etmeden, iki tarafa da mümkün olduğuca objektif bakarak bir aşk hikayesiyle birleştirmeye çalışıyor insanları. Tabii duygu sömürüsü de yapmadan. Ahmet Mümtaz Taylan, Ceren Hindistan ve Yusuf Akgün filmin oyuncuları.  Etnik grupların sorunlarına el atan filmlerin artması dileğiyle.

Güz Sancısı (2008)
Suyun Öte Yanı ve Salkım Hanım’ın Taneleri’yle birlikte üçlemenin son filmi olan Güz Sancısı aslında üçlemenin en zayıf ayağı. 6-7 Eylül 1955 olaylarını anlatan Tomris Giritlioğlu olayları tetikleyen sebepleri, bir arada kardeşçe yaşarken bir anda karşı karşıya gelen insanları anlatıyor ama daha çok bunu komşuluk ilişkilerinden beslemiyor, aşırı milliyetçilerin provokasyonu şeklinde veriyor ki, gerçeğe yaklaşan tarafı da o. Bir anda talan edilen evler, sokaklar ve hayatlar… Milliyetçi bir adamın Rum kızı Elena’ya olan aşkıyla yaşadığı çelişki, Elena’nın hayat kadını olmasıyla daha da istismar edilen kimliği ve başarılı sanat yönetimi filmin öne çıkan yanları. Sonuçta geçmişle, yapılan politik yanlışlarla hesaplaşma filmi var karşımızda. Beyoğlu’nun atıl sokaklarını istediği gibi kullanan filmde oyunculuklar istenilen düzeye ulaşmadığı gibi konuda yeterince sarsıcı olamıyor, zayıf kalıyor. Ama yaşananları aktarması da açısından da önemli bir film. Beren Saat ve Murat Yıldırım başroldeydi.

Kayıp Özgürlük (2009)
Umur Hozatlı imzası taşıyan film, 1990’lı yılların politik atmosferine dayıyor hikayesini ama ne yazık ki bunu yaparken yanlı bir bakış açısıyla vermeye çalıştığı gerçekliği de yok ediyor. Aslında filmin yapmak istediği JİTEM’i eleştirmek. Ama öyküsünü o kadar basit ve klişe kurduğu için her şey karikatürize bir biçimde yansıyor Zaten senaryodaki eksiklikler ve bilerek görmezden gelinmiş kısımlar bütüne yansıyınca dediğim gibi gerçeklik algımız un ufak oluyor. Sonuçta politik eksenli bir film sayabiliriz ama teknik ve içerik iyi harmanlanmayınca anlatılmak istenen şeyin askısı da iyi durmuyor. Keşke mantık hatalarını bu kadar açık saçık görmeseydik!

Işıklar Sönmesin (1996)
Aklımızda ‘ışıklar sönmeyecek looo’ repliğiyle kalan, Reis Çelik’in güneydoğuda yaşananlara iki tarafın bakış açısıyla ve iyi niyetli bakmaya çalıştığı filmi. Olayların ayyuka çıktığı bir dönemde bir sinemacı olmanın duyarlılığıyla yaklaşılmış, askerin ve gerillanın psikolojisine yakın durarak, iki tarafı da anlamaya yönelik olarak hayata geçirilmiş bir sinema filmi. Oyunculuklar ve senaryo başarılı değil ama çekildiği dönem itibariyle cesur bir çalışma. Tarık Tarcan, Berhan Şimşek ve Tuncel Kurtiz’in rol aldığı film klişe plan ve cümleleriyle hala aklımızda. Politik filmlerin kaderi de biraz da bu oluyor, içeriğe yüklenmeye çalışınca teknik de aksıyor diyaloglar da, oyunculukta… Ama dediğimiz gibi hepsi bir gerçekliğe, bir yöne vurgu yapmaya çalışan, ülke gündemine ya da geçmişe dair hesaplaşmalarla politik eksenler yaratan önemli çalışmalar…

 

 

1 yorum

Bir Cevap Yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.