‘Sinema ve edebiyat daha fazla iç içe olmalı’

Disiplinler arası ilişkiler sanat dünyasının en tartışılan konularından biri olmuştur. Sinema diğer sanat dallarıyla karşılaştırıldığında hem çok yenidir hem de bütün sanat dallarının bileşkesidir. Bu bağlamda bakarsak sinema ve edebiyatın yani bu iki şahane sanatın etkileşimde bulunmasının kaçınılmaz olduğu aşikar. Hatta Yedinci Sanat’ın en büyük etkileşimin edebiyatla olduğunu söylemek de yanlış olmaz.

Banu Bozdemir

Sinemanın yazılı bir metni görselle taçlandırması ve bu anlamda daha çok edebi metinleri kullanması; bu zorunlu ama bir yandan da keyifli ilişkiden kimin daha şanslı çıktığı konusunda kafa karışıklığı yaratsa da sinemanın zaferi daimdir. Oysa edebiyat daha eski, köklü bir sanat dalı ama sinemanın büyüsü var olan malzemeyi dönüştürebilme gücünde yatıyor. Bu durumda yazıyı Costa Gavras’ın ‘edebiyat sinemanın anasıdır’ sözüyle yazıyı açmak doğru gözüküyor.
Kuramcı Andre Bazin, sinema edebiyat ilişkisi için; ‘İyi bir uyarlama, eserin özünü ve sözünü yeniden kurabilmelidir,’ der.
Sinema ve edebiyat arasındaki etkileşim Monaco tarafından da şöyle ifade bulmuştur. ‘Sinemanın anlatı potansiyeli öylesinedir ki, en güçlü bağını resim hatta tiyatroyla değil, edebiyatla kurmuştur. Hem filmler hem romanlar çok ayrıntılı uzun öyküler anlatırlar.’ (1)

Aya-Yolculuk
Bir yandan da edebiyatın maliyet konusunda en olanaklı sanat dallarından biri olduğunu rahatlıkla ifade edebiliriz. Kağıt, kalem ve düşünce gücü ve tek kişilik çaba yeterlidir bir edebiyat eseri için. Ama edebiyat eseri senaryo haline geldikten sonra onu çeken ekibin ve endüstrinin bir parçası haline gelir ve soyuttan somut ve zorlu bir şeye dönüşür. Ama aynı zamanda hayal gücünü de sinemanın sihri olarak devreye sokabilir. Yani avantajı her daim elinde tutmaya çalışır.
Her ne kadar farklı görüşler oluşsa da bu birliktelik gerekli ve faydalı. Çünkü sinema yazarın yarattığı ve seyirciye sunduğu algıyı olduğu gibi aktarma şansına da tamamen farklılaştırma, bozma, abartma gücüne sahiptir. Bu durumda aslında edebiyat eseri başka bir şeye dönüşür, senarist ya da yönetmen onu yeniden yaratır diyebiliriz. Bu da sinema ve edebiyatın araçlarının farklı olmasından kaynaklı. Roman dil ve yazım ağırlıklı ilerlerken sinema görüntünün yani sinematografinin peşindedir. Romanda sözcükler aynı kalırken perdedeki görüntü değişkendir… Ama bir yandan da sinema oyuncularının kalıplarıyla izleyenin algısını kısıtlarken, romanı okurken okuyucu karakterleri istediği gibi hayal edebilir. Yani sinema ve edebiyat arasındaki ilişki birbirini sürekli alt etmeye çalışan ama bir yandan da dirsek teması yapmadan duramayan faydalı bir ilişki olduğunu söyleyebiliriz.
Genelde uyarlama yapıldığında romanda olan birçok şey filme yansımaz, yazarın özellikle dikkat çekmek ya da gönderme yapmak istediği ayrıntılar yönetmenin algısında kaybolabilir ya da başkalaşabilir. Yorumlama ve görsel dile dönüştürme aşamalarında metin ana kaynağının bir hayli uzağına düşebilir. Hatta bu durumda uyarlama yerine dönüştürme demek bile daha doğru olabilir. Karakterler de bu uyarlamadan etkilenir, romandaki kahramanlar uyarlama esnasında daha çok ana karakterler üzerinden anlatıma tabii olur ve sinemasal forma bürünür. Yani romanda çok kenarda kalmış, ayrıntı teşkil eden karakterler sinema uyarlamasında çoğu zaman yer almaz, gözükmez. Zaten çoğu zaman yoklukları da hissedilmez.

tumblr_lc5mb9B8fv1qcmxz5

Eğer yazarı hayatta ise eserin beyazperdedeki yansıması konusunda yazar ve yönetmenin çok sıkı bir anlaşma yapması kaçınılmaz olur. Ya da yazar edebi metninin sinemada başka bir kafaya gireceğini baştan kabul eder ve eserini koşulsuz şartsız yönetmene teslim eder. Ama hiçbir zaman çıkan işten tam anlamıyla memnun olacağını söylemek güçtür. Çünkü ancak romanın bir kısmı beyazperdeye yansımıştır.
Tabii işin bir de seyirci kısmı var. Onlar açısından roman uyarlamasını sinemada izlemek daha kestirme bir yoldur. İzlemek her zaman okumaktan daha az zahmetlidir ve çoğu zaman izleyici izlediği filmle romanı okumuş addeder kendini. Romanın gerçekçi ve hayal gücünü besleyen dünyasını sinemanın yarattığı algı kadar sınırlar, kısıtlar ama çoğu zaman bundan rahatsızlık duymaz. Hem kitabı okuyup hem filmi izleyen seyirci ise genelde romanın uzun ve sürükleyici dünyasını daha tatmin edici bulur!

233px-Orhan_Kemal_Murtaza
Özellikle Hollywood sinemayla edebiyatı iç içe yaşatmayı iyi başarıyor, nasıl uyarladıkları tartışılır ama sinemaya edebiyatla can suyu kattıkları da bir gerçek. Ve bunu edebiyatın her alanını kullanarak yapıyorlar yani sadece fantastik ya da popüler romanlara yönelmiyorlar, dramatik romanları da iyi kullanıyorlar. Biz de ise durum daha farklı. Sinemamız özellikle son yıllarda çıkışı edebiyatta değil daha özgün ve belki de basit diyebileceğimiz senaryolar da aramakta. Özellikle son dönem senaryoları edebiyatın uzun soluklu atmosferinin yanına uğramaya çok niyetli görünmüyor, her yönetmen kendi coğrafyasının, kendi karakterinin hikayesini yaratma derdinde. Hatta senaryoyu kısarak derdini daha çok görüntülerle anlatma yolunu seçen yönetmenler de var. Bu da bir anlamda edebiyatın özgün alanını korumasına olanak tanıyor. Ama bir yandan da sinemamızdaki ciddi senaryo sıkıntısı devam ediyor. Hatta şu an sinemamızdaki en birincil sorun senaryo diyebiliriz. Oysa edebiyat çağına tanıklık etme ve onu hayata geçirme konusunda sinemadan daha aktif ve hızlı davranıyor. Sinemanın bu hızlı kaynağı kullanması gerekir!
Edebiyattan sinemaya uyarlamanın geçmişi aslında sinemanın sahneye çıktığı yıllara dayanıyor, ilk uyarlama Georges Melies’in Jules Verne’den uyarladığı A Trip to the Moon (Aya Yolculuk – 1902) filmidir. Yönetmenin hayal gücü filmi edebiyatın da ötesine fırlatmıştır adeta. Bizdeki ilk uyarlamalar ise sinemacılar çağını başlatanların tiyatrocular olması sebebiyle tiyatro metinleri olmuştur. İlk edebi uyarlama ise Hüseyin Rahmi Gürpınar’ın aynı adlı eserinden çekilen Mürebbiye filmi olmuştur. Eserin filme aktarılması henüz senaryo yazım teknikleri oluşmadığı için doğrudan olmuştur. Ülkemizde yerli romanların sinemaya uyarlanmasının bazı dönemlerde yaygınlaştığını söylemek mümkün. Özellikle de 1919- 1972 yılları arasında yapılan bir değerlendirmede 3100 film arasından 230’dan fazlasının yerli popüler roman uyarlaması olduğu tespit edilmiştir. (2)

agir-roman-okan-bayulgen
Üstat Agah Özgüç uyarlamalar konusunda yaptığı araştırmada şöyle bir sonuca ulaşmış. Yani yönetmenler daha çok Kurtuluş Savaşı; köy ve kasaba edebiyatı; polisiye, serüven ve casusluk romanları; dram, melodram ve hafif roman uyarlamaları; tarihsel roman; güldürü edebiyatı ve sosyal roman uyarlamalarını tercih ediyormuş.
Tabii bunun içine şiir ve destanları da katmak mümkün. Örneğin Ahmet Muhip Dranas’ın 1984 yılında yazdığı Fahriye Abla şiiri bu konuda en bilinen örneklerden. Yavuz Turgul’un yazıp yönettiği film kısa zamanda çok sevilen bir filme dönüşmüştü. Halk hikayeleri, destan ve masal gibi halk edebiyatı ürünleri de sinemamız içinde kendine yer bulmuştur. Bu yapımlar ulusal bir geleneğin araştırılmasından çok egzotik filmlere dönüşmüş ve seyircinin beğenisine sunulan yapımlar olmuşlardır. Örneğin Köroğlu, Battal Gazi, Ferhat İle Şirin, Leyla ile Mecnun, Keloğlan, Dertli Pınar halk edebiyatı mahsullerinden uyarlanmış ve seyirci tarafından ilgiyle izlenmiş filmlerdir.

24366
80 sonrasında edebiyat – sinema ilişkisinin daha fazla etkileşime girdiğini söylemek mümkün. Erden Kıral Ferit Edgü’nün romanı Hakkari’de Bir Mevsim’i, Ali Özgentürk Orhan Kemal’in Murtaza’sını, Ömer Kavur Yusuf Atılgan’ı Anayurt Oteli’ni bu dönemde sinemaya uyarlayarak önemli yapıtlara imza atmışlardır. Yani romanları sinemada da yaşanır kılarak uzun süreli bir hafıza yaratmışlardır. Mesela Anayurt Oteli’ndeki Zebercet karakteri o kadar orijinaldir ki, onu oynayan Macit Koper bir şekilde anıldığında mutlaka Anayurt Oteli’ne uzanılır, film akla gelir… Bu da roman ve filmin başarılı bir şekilde etkileşim kurduğunu gösteriyor. Bir de Anayurt Oteli’nin Kavur’un hayatında nasıl bir öneme sahip olduğunu… ‘Anayurt Oteli’ni okuduktan sonra, ‘Bunu sinemaya aktarmam gere¬kir’ diye düşündüğüm tek romandır diyebilirim. İliklerime kadar her şeyini duyumsadığım bir romandı. (3) diyor yönetmen. Zaten bu duyumsama halinin uyarlamada vücut bulduğu da belli oluyor.
Ömer Kavur’un bir diğer özelliği de en fazla roman uyarlaması çeken yönetmenlerden biri olması. Romanlarla kurduğu iletişimi ve o ve dünyayı nasıl sinematografik yaşadığını ise şu cümlelerle anlatıyor. ‘ O edebi dünyayı âdeta bir film gibi düşlüyordum, zihnimde sürekli o dünya¬yı kuruyordum. Bu edebiyat hayatımın son yıllara kadar devam etti. Şimdi daha az okuyorum, onu itiraf etmeliyim. Edebiyat bence, bi¬zim sinemamızın temel taşlarından birisidir. Edebiyattan koptuğu¬muz için sinemamızda bana göre bir gerileme var. Şimdi 1960’lı yıl¬ların senaryo yazarlarına baktığımız vakit, Kemal Tahir’ler, Orhan Kemal’ler, Yaşar Abi (Kemal), yani sayısı o kadar çok ve değerli in¬sanlar vardı ki. Bu yazarların sinemayla ciddi bir alışverişleri vardı.’ (4)
Senaristlerin uyarlama konusunda tasarruflu davranmaları, çekim şartları, uzunluk ve romandaki farklı bir noktayı ortaya çıkarma gayretleri elbette romanın dokusunu bozuyor. Zaten okuduğumuz şeyle seyrettiğimiz şeyin aynı olması beklenemez. Sadece iyi ya da kötü uyarlamadan bahsedebiliriz bu durumda. Cengiz Aytmatov’un Selvi Boylum Al Yazmalım’ın romanını okumadım ama filmin iyi olması başarılı bir uyarlama hissi yaratıyor. En azından tatmin ediyor. Mustafa Kaçan’ın romanından Mustafa Altıoklar tarafından çekilen Ağır Roman da aynı derecede iyi bir uyarlamadır. Romanın en dip duygusuyla seyirciye geçtiğini düşündürtüyor. Romanın iyi bir gözlem sonucu yazılması filme de yansımıştır.

19806121
Ama galiba şunu da unutmamak gerekiyor ki sonuçta senaryo yazmak teknik bir iştir, bir formüldür. Bir edebiyat eseri değildir. Yani işin teknik kısmını öğrenen, kendini geliştirip bu konuda kafa yoran herkesin senaryo yazabilmesi ihtimal dahilindedir. Ama teknik kısmı duygusal formlara dönüştürüp akıcı bir metin yaratma kısmında farklar ortaya çıkar ki, yaşanan da tam olarak budur. Yani öykü iyi kurulmalı ki, senaryoya dönüşmesi de kolay olsun. Sadece teknik bir iş olarak algılandığında ortaya çıkan senaryonun ne kadar özgün, edebi ve sıkıcılıktan uzak olduğu ancak o zaman tartışılabilir. Yani teknik ve özgünlük iyi bütünleşebilmeli!

162528
Öyküleri en fazla sinemaya uyarlanan yazarlardan biri olan Osman Şahin’in Kırmızı Yel isimli öyküsüyle ilgili Yılmaz Güney’le bir anısı var ki, gerçekte de uzun soluklu bir romanı andırıyor. Yılmaz Güney Kırmızı Yel’i çekmek istiyor ve Şahin’le tanışıyorlar. Ama Güney’in fırtınalı yaşamı, siyasi kimliğinin yattığı kaos bir türlü filmin Yılmaz Güney tarafından çekilmesine fırsat vermiyor, film yılar sonra Başar Sabuncu’nun senaryosuyla Atıf Yılmaz tarafından Adak adıyla çekiliyor. Ama Yılmaz Güney’in filmi çekemese de Şahin’e Kırmızı Yel’i okuduktan sonra söyledikleri dikkate değer: ‘Babam, senin canlı bir gözlem gücün var. Çok iyi detay veriyorsun. O kadar ki, kamerayı eline alıp senaryoya, yazılı bir metne gerek görmeden çekeceğim geliyor. Sen aslında sinemacısın babam. İşin en güzel yanı da bu sinemacı olduğunun farkında olmaman.” diyor. Sade ve içten bir yönetmen tavrı… (5)
Romanların diziye uyarlanması var ki o ayrı bir sorun. Sinema uyarlamasında kısalan, bazı detayları yok olan romanların dizilerde aksine uzadığını, hatta boyut değiştirdiğini söyleyebiliriz. Ağır Roman geçen sezon dizi olarak televizyonda oynamaya başlamıştı. Uzun soluklu olması gereken dizi ani bir kararla yayından kaldırılmıştı. Bu duruma tepki duyan isimlerden biri de Ağır Roman’ın filmini çeken Mustafa Altıoklar’dı. Yayından kaldırmayı televizyonun bir politikası olarak eleştirmek yerine dizinin yapımcısına yüklenen Altıoklar, ‘Berbat bir diziydi, ruhunu yakalayamamışlar’ diyerek tepkisini koymuştu. Yani bazen yazarın yapması gereken yorumu romanı daha önce uyarlayan kişi de yapabiliyor. Bu da sinema ve dizi uyarlamaları arasındaki farkı kısaca göstermek için bir örnekleme olabilir. Tabii diziler yazarla oluşabilecek herhangi sorunu engellemek için daha çok yazarı hayatta olmayan romanlara yöneliyorlar ki, bu da eserin fazlaca değişimine olanak tanıyan bir şey.

4697_2
Bir yandan da sinemamızın edebiyat uyarlamaları konusunda başarısız olduğunu düşünmek için yeterli doneler mevcut. Şöyle ki sinemaya uyarlanacağını duyduğumuz birçok projenin çekilememesi edebiyatın derinliğinin sinemada yönünü kaybettiğini doğrular nitelikte. Tabii arka planda ne gibi sorunlar var bilemeyiz ama bazı yapıtların serüveni sinemada başlayamıyor bir türlü. Mesela Ümit Ünal tarafından senaryolaştırılan Hakan Günday’ın kitabı Piç. Filmin çekilememesi bir yana Hakan Günday’ın romanını senariste teslim ederken düşündükleri dikkat çekici. Ümit Ünal’ın gözünde Piç’in neye evrileceğinin kendisi için ilginç ve önemli olduğunu belirten Günday, bir sanat dalından diğerine yapılan uyarlamalarda önemli olanın o sanat disiplininin enstrümanlarını kullanarak eseri yeniden yaratmak olduğunu ifade ediyor. Ama bir yandan da kitabın ruhunun muhafaza edilmesini en önemli unsur olarak görüyor. Senaryo yazmak konusunda ise yeni mesleklere al atmaktansa yeni eserler üretmeyi önemsediğini de belirtiyor. (6)
Bu konuda Murat Belge sinema ve edebiyatın kesinlikle zorunlu olan ilişkisinden söz ederken eserine yapılmış bir müdahaleye itiraz edeceğinden bahsediyor. ‘Biri romanımı almış ve istemediğim bir biçime sokuyor. Ben buna itiraz ederim’ diyor ve sinemacının neyi yeniden üreteceği konusunda yazarı tatmin etmesi gerektiğine inandığını da belirtiyor. ‘Şimdi bir adam, bir sinemacı bir şeyi okudu, beğendi ve onun filmini çekmek istedi. Beğendiği için çekmek istedi, bir tarafı en azından hoşuna gitti. Dolayısıyla onu yeniden üretmek istiyor.

Ama bu sefer bir başka sanatın diliyle yeniden üretmek istiyor ve bunun olabileceğine de aklı kesmiş. Yani bu sineması yapılabilir bir şeydir. Bunu yapıyorsa ne ala! Ama orda ne gördü ve ne beğendi? Neyi yeniden üretmek istiyor? Bunu kitabın yazarıyla konuşmaya başladığı zaman vereceği cevaplar yazarı hiç memnun etmeyebilir. “Ben öyle bir şey yapmadım ki!” ya da “Benim için o önemli değil.” Nitekim böyle yazarı hayatta olan bir kitap film yapılacaksa, birçok zaman kanlı bıçaklı kavgalara yol açabilir yazarla yönetmen veya sinemacı arasında’ diyerek olayın vahim bir boyutu olacağına da dikkat çekiyor!

1109_1
Bu konuda mahkemeye taşınan, yazar ile yönetmen arasında tartışmalara neden olan bir uyarlama da vardır. Adalet Ağaoğlu’nun Fikrimin İnce Gülü eserini Sarı Mercedes olarak sinemaya aktaran Tunç Okan arasındaki anlaşmazlık yazarın romanın aslına sadık kalmayarak, dokusunu bozduğu gerekçesiyle yaşanmıştı. Bu sorun nedeniyle filmin çekimleri 1087’den 1992 yılına kadar beş yıllık bir süreçte ancak tamamlanabilmişti.
Ama en son Bir Sis Böler Geceyi romanı filme aktarılan Ahmet Ümit ise bu konuda daha ılımlı konuşuyor. ‘Romanlarımın filme uyarlanması demek, sizin eserlerinizin başka bir esere dönüşmesi demektir. Örneğin ben Bir Sis Böler Geceyi eserini bir roman olarak kaleme aldım, filmin yönetmeni Ersan Ersever romanı bir film olarak yeniden yaratıyor.’
Uyarlamaların edebiyata katkı sağlayıp sağlamadığı konusuna ise şöyle cevap veriyor Ümit. Ama her zaman kazananın sinema olduğunun da altını çizerek… ‘Edebiyatımızdan çok sinemamıza katkı sağladığını düşünüyorum. Sinekli Bakkal, Yorgun Savaşçı, Çalı Kuşu, Anayurt Oteli, Yılanı Öldürseler, Gizli Yüz, Ağır Roman, İki Genç Kızın Romanı ve adını daha hatırlamadığım birçok uyarlama ülkemiz sinemasını zenginleştirmiştir. Ama sinemaya uyarlanan bu yapıtlar da söz konusu eserlerin daha çok tanınmasına yol açmıştır. Ayrıca nasıl ki edebiyat sinema sanatını zenginleştiriyorsa, sinemasal anlatım da biz yazarların üslubunu geliştirme de önemli katkılar sağlamıştır. Yani karşılıklı bir ilişkiden söz edilebilir. Ama sanırım asıl kazanan sinema sanatıdır.’ (7)
Son dönem uyarlama filmlerine bakarsak Barış Bıçakçı’nın ‘Bizim Büyük Çaresizliğimiz’ romanından aynı adla uyarlanan film için yönetmen Seyfi Teoman şunları söylemiş: ‘Bu konuyla ilgili yaptığımız ilk görüşmede Barış benim öyküye yaklaşımımın ve romanda önemsediğim şeylerin kendi yaklaşımına ters olmadığını anlayınca kitabın uyarlanmasını kabul etti. Tek şartı senaryoyu kendinin yazmamasıydı. Ama ben senaryonun ilk versiyonunu yazdıktan sonra, çizdiğim çerçeveyi beğendi ve yavaş yavaş sürece dahil oldu. Sonunda senaryo işini neredeyse tamamen ona devrettim. Öncelikle uyarlama sürecinde kitapta yer almayan yeni sahneler yazarken Barış’ın varlığı çok önemliydi. Kitabın dolaysıyla filmin dünyası Barış’ın yarattığı ve doğal olarak çok iyi bildiği bir dünya olduğu için, ihtiyaç duyduğumuz noktada filmin içinde organik bir şekilde çalışabilecek yeni sahneler yazdı. Benzer bir şekilde neredeyse filmin tüm aşamalarında yanımızda olup bize destek olarak, o dünyanın tutarlı ve inandırıcı olması konusunda elinden geleni yaptı. Filmin her anlamda ortak yaratıcılarından biri oldu Barış’ diyerek bu konuda ortak fikirlerle çalıştıklarını vurguluyor. (8)

5
Edebiyat aslında hayatımda sinemadan daha fazla yer tutuyor diyen Ümit Ünal Hasan Ali Toptaş’ın Gölgesizler romanının sinemaya uyarlanmasının önce çok zor olduğunu düşündüğünü sonra bir cesaretle aktardığını söylüyor. Tabii yazarın uyarlama konusunda Ünal’ı rahat bırakması da büyük kolaylık olmuş. Ortaya roman gibi anlatımı zor film çıktığını söylemek mümkün.
Ters bir örnek teşkil etmesi açısından, doğrudan doğruya bir sinema senaryosundan ilham alan Fransız yazardan ve vefasından söz edebiliriz. Fransız yazar Güzel Paris unvanlı bir roman yazmış ve kitabın ilk sayfasına ‘Bu eserim, sinema edebiyatından mülhemdir. Ona karşı teşekkür mecburiyetinde bulunduğumu biçin itiraf etmeyeyim’ cümlesini yazmaktan çekinmemiştir. Şu halde bir sinema edebiyatının mevcudiyetini tasdik etmek mecburiyeti vardır. (9)
Sonuçta yazar ve yönetmen müşterek koşullarda anlaşıp edebiyat ve sinemanın birbirini kimi zaman tamamlayan, kimi zaman birbirine ters düşen dünyasında yer almaya çalışıyor. Edebi metnin sinemanın kendi dilini yaratmasına sıcak bakan yazarlar olduğu kadar, yazdığı eserin dönüşmesine karşı çıkan yazarlar da var. Ama bir gerçek var ki sinema ve edebiyat daha fazla iletişim halinde olmalı ve Türkiye sinemasında çokça yaşanan senaryo sorunsalına daha fazla katkı sunmalı…

(1) MONACO, James (2008) Bir Film Nasıl Okunur, Oğlak Yayınları
(2) SCOGNAMILLO, Giovanni (1973). “Türk Sinemasında Yabancı Uyarlamalar”, Yedinci Sanat, S. 9, s. 61-73.
(3) AKPINAR, Ertekin (2005). 10 Yönetmen ve Türk Sineması, İstanbul: Agora Kitaplığı
(4) AKPINAR, Ertekin (2005). 10 Yönetmen ve Türk Sineması, İstanbul: Agora Kitaplığı
(5) http://osmansahin.com/edebiyat_ve_sinema_notlari
(6) http://www.sabitfikir.com/haber/hakan-gundayin-pici-sinema-filmi-oluyor
(7) http://www.edebiyathaber.net/yusuf-copur-ahmet-umitle-sinema-ile-edebiyat-iliskisini-konustu/
(8) http://eksisinema.com/roportaj-seyfi-teoman-bizim-buyuk-caresizligimiz/
(9) ÖZUYAR, Ali (2008) Sinemanın Osmanlıca Serüveni: De ki Yayınları

Bunları da Seversiniz...

Yorum gönderin

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

You may use these HTML tags and attributes: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <s> <strike> <strong>

İçinden sinema geçen yazılar…

Banu Bozdemir Kitapları

Yorumlar

  • aytekin çelik: http://www.belgesel.site Ekibi burayı çok beğendi. Kalitenizin devamını dilerim...
  • mustafa uzunyılmaz: BU BİR YORUM DEĞİL. işi ekip yerine yönetmenle yaptığımız sürece ne seyircimiz olacak ned...
  • Banu Bozdemir: Teşekkürler... :)...
  • Cengiz Bozdemir: :D güzel...
  • Mustafa BALAY: Ne acıdır ki savaş çoğunlukla kadın ve çocuklara acı çektiriyor. Erkekler bir şekilde öl...
öteki sinema

Arşiv

© 2012 Banu Bozdemir
Powered by WordPress, Endless & Sneek