‘Terk edilmişlik duygusu bizi Yabancı’ya götürdü!’

Sedat Azazi ve Bilal Çakay’la Yabancı filmiyle tanıştım. Yani Yabancı filmini izleyip etkilendim ve bu film kim çekmiş diye peşine düştüm. Karşıma Bilal ve Sedat çıktı. Yabancı ortak filmleri olduğu için ortak bir röportaj yaptık, ortaya uzun ve keyifli bir söyleşi çıktı!

Banu Bozdemir

Öncelikle kısaca sizleri tanıyalım…
Sedat  Azazi: 12 Şubat 1987 Hatay doğumluyum. Arap kökenliyim. İlk ve ortaöğrenimimi mahalledeki diğer arkadaşlarım gibi evimize en yakın okullara giderek tamamladım. Üniversite sınavına kadar hep tarih okumak istedim fakat son anda sinemaya olan ilgimin beni daha çok tatmin edeceğini düşünerek tercihimi sinema üzerinden yaptım. 2005 yılında Mersin üniversitesi Radyo Televizyon ve Sinema bölümünü kazandım. Hala öğrenciyim.

Bilal Çakay: 1985 Siirt doğumluyum.2005’te Mersin Üniversitesi İletişim Fakültesi Radyo Sinema ve Tv bölümünü kendi isteğimle yazdım. Bu bölümü tercih ederken  iletişim fakülteleri hakkında bir bilgiye sahip de değildim, belki de babam öğretmen olduğu için, öğretmenliğin ne kadar zor ve sıkıntılı bir meslek olduğunu bildiğim için, hakkında çok fazla bilgi sahibi olmadığım iletişim fakültesinde okumayı tercih ettim.


Kısa film çekmek öğrenci işi mi öncelikle? Yani okulda çekme zorunluluğu olmasa kısa film çeker miydiniz?
S.A: Eğer bir sinema öğrencisiyseniz veya sinemayla ilgilenen bir öğrenciyseniz, elinizde de filme dönüştürmek istediğiniz bir hikâye varsa yapabileceğiniz en iyi şey pek tabi kısa film çekmektir. Çünkü bir uzun metraja göre daha az maliyetlidir ve uzun metraj bir film çekmeden önce neler yapabileceğinizi görmenin en iyi yoludur. Ayrıca öğrenciliğin kattığı o amatör ruhu seviyorum. Nitekim sadece kısa film üzerine çalışan yönetmenler de var. Bu bakımdan kısa filmi öğrenci işi olarak nitelendirmek yanlış bence ama öğrenciye en uygunu kısa film diyebilirim. Okulda çekme zorunluluğu olmasa da kesinlikle kısa film çekerdim çünkü her şeyden önce sinemayı çok seviyorum. Anlatmak istediğim hikâyelerim var ve bunları filme dökmek benim, geleceğim için de tasarladığım bir hayat tarzı. Kısa bir cümle söyleyip büyük bir etki yaratabilme durumunu başarmak hem bende büyük bir tatmin yaratıyor hem de vermek istediğim mesajı seyirciye daha derinlere inerek verebiliyor. O yüzden evet kısa film çekerdim, çekiyorum ve çekeceğim J

B.Ç: Açıkça vurgulamak gerekirse Türkiye’de kısa film çoğunlukla öğrenci işi, ancak gerçek anlamda kısa filmden söz edeceksek bu işin pek de öğrenci olmadığı da gayet açık. Genellikle okullarda dönem ödevi, yok bitirme projesi, yok sinematografi uygulama dersi kapsamında bir şeyler çekmek zorundasınız. İyi tamam çekelim de, ne çekeceğiz meselesinde okullar uzun metraj bir filmin bir sahnesini sizden kısa film adı altında çekmenizi istiyor. Yani uzun metraj filmlerin senaryo anlatım yapısını sizden kısa filme uyarlamanızı istiyor. Ortaya bir ürün çıkıyor ama buna kısa film demek pek de doğru gelmiyor, çünkü Avrupa’daki kısa film örneklerini izlediğinizde kendi kısa filmlerinizin ne kadar ayrıksı durduğunu anlayabiliyorsunuz. Ben de bu anlamda okullu yapmak istediğim şeyleri yapabilmek için bir motivasyon kaynağı olarak gördüm. Yani evet, bir zorunluluk bir ödev, bir ders olarak karşımda duruyordu ancak, ben kendi yapmak istediklerimi yaptım, buna inanıyorum.

Kısa filmde konu mu teknik mi önemlidir sizce?
S.A:
Bence her ikisi de önemlidir ama ağırlığın konu tarafında olduğunu düşünüyorum. İyi bir konuyu, etkileyici bir hikâyeyi teknik ile de desteklerseniz etkileyiciliğini arttırabilirsiniz. Fakat sadece teknik yeterliliği iyi olan fakat içi boş olan bir film görsel bir şölenden öteye geçemez. Yani konu=öz, teknik= araç olmalıdır. Özün olmadığı yerde araca da gerek yoktur.
 B.Ç: Valla konu mu teknik mi meselesini bir kantara  koysak  konu ağır basar.Çünkü teknik sadece bu işin profesyonellerince bilinen bir şey. Seyircinin tekniği pek fazla önemsediğini zannetmiyorum..Film sağlam bir öyküye, iyi de oyunculara sahipse değmeyin seyircinin keyfine, teknik kötü de olsa, seyirci o filmi izler…

Kısa filmlerinizde bir konu bütünlüğü var mı? Daha fazla ele aldığınız bir konu var mı?
S.A: 
Şu ana kadar yönettiğim iki kısa filmim var ve bu filmler konu olarak değilse de karakterlerin içinde bulunduğu sosyolojik konum itibariyle birbirlerine benziyorlar. Uzun vadede gerçekleştirmeyi düşündüğüm projelerime de baktığımda atmosfer olarak bir bütünlük görüyorum. Anlatmak istediğim hikâyeler, bilinçaltımın da etkisiyle ister istemez bir atmosfer ile ortaya çıkıyor ve genelde bu atmosfer birbirine çok yakın oluyor. Şu sıralar insan ve doğa ilişkisini ve toplumsal ahlaki yapıyı irdelemek istiyorum ve bunun gerekliliğine inanıyorum. Daha çok bu iki konu üzerinden kafa yoruyorum şimdilik. Ama ilerisi için birçok farklı konu var kafamda. Tabi zaman içerisinde bunlar değişecek, belki bir bütünlük oluşturacak ama şimdiden bunu söylemek zor benim için.B.Ç: Şu ana kadar çektiğim kısa metraj filmlerde bir konu bütünlüğü yok. Ancak ortak temalar var diyebilirim. Nedir bunlar, insanın insanla, insanın doğayla, insanın kendiyle olan meseleleri kısa metraj filmlerimizin ortak temaları diyebiliriz.

Yabancı ortak filminiz? Sizi yabancıyı çekmeye götüren duygu neydi?
S.A:  Beni yabancıyı çekmeye götüren şey okuldu. J Ben o dönem başka bir proje ile uğraşırken bir çıkmaza girdim ve projeyi gerekli zamanda olgunlaştıramadım. Bu işler biraz zaman alan şeyler. Hikâyenin içinizde olgunlaşması lazım. Sizin onu çıkarmanıza gerek duymadan o kendisi zamanı geldiğinde birdenbire çıkıveriyor zaten. Ben de bu demlenme sürecinin önemli olduğunu düşünüyorum ayrıca biraz da sabit fikirliyim. Hikâyeye tutunup kaldım ama ne ilerletebildim ne de vazgeçebildim. Okul kapsamında çekmem gereken bir film de olduğundan çıkmaza girdim ve tam o sırada Bilal geldi ve bana projesinden bahsetti. O zaman proje taslak haldeydi ve ben de hikâyeyi çok beğendim. Birlikte gerçekleştirmeye karar verdiğimiz andan itibaren karakterin toplum tarafından yalnızlaştırılmış, terk edilmiş o halet-i ruhiyesine girdik ve tüm proje boyunca bunu hissederek çalıştık. Karakterlerin yerine kendinizi koyduğunuzda zaten unutulmuşluğun o ağır hüznünü hissediyorsunuz. Bana tüm çalışmamızda ivme kazandıran işte bu duyguydu.
B.Ç: Terk edilmişlik duygusu bizi yabancıya götüren duyguydu. Sokakta yalnız yaşamak zorunda bırakılan çocuklarla ilgili bir senaryo yazmak istiyorduk, bu sırada eski Yeşilçam artistlerinin kimi zaman bir otel odasında, kimi zaman bir apartman dairesindeki bir başlarına yapayalnız ölümleri, bize bu iki farklı terk edilmişlik durumunu birleştirip bu filmi çekmemizi sağlayan temel duyguyu verdi.

Kısa filmleriniz için destek bulabiliyor musunuz?
S.A: Maddi olarak çok az ama manevi destek olarak oldukça buluyorum. Ailem ve yakın arkadaşlarım, beni projelerim konusunda hep destekliyorlar. Bu bakımdan oldukça şanslıyım. Maddi olarak ise festivallerden başka kaynağımız yok diyebilirim. Sponsor bulmak zaten apayrı bir dert. Kültür Bakanlığı’ndan ise destek için başvurmuşsanız ve herhangi bir destek çıkmamışsa zaten tamamen kendi cebinizdeki sermayeye kaldınız demektir. Senaryo destekleme fonları neredeyse hiç yok gibi. O halde kendi cebinizden koyduğunuz çok sınırlı sermayenizle bir kısa film çekip, festivallere gönderip, en az üç, dört yerden ödül alıp, aldığınız ödül tutarını yeni filminize sermaye etmeniz gerekiyor.
B.Ç: Destek meselesi sıkıntılı bir konu. Fonlar var ama son derece yetersiz.Pek çok kısa filmci de bir şekilde bir yerlerden bulup buluşturup, kendi imkanlarıyla kısa film çekiyor.

Kısa filme festivaller ve ödüller bazında verilen desteği yeterli buluyor musunuz?
S.A: Son zamanlarda Türkiye’de kısa film ile ilgili festivallerde bir patlama yaşanıyor. Kültür Bakanlığı’ndan fon almak isteyen hemen herkes bir kısa film yarışması veya festivali tertipliyor. Bu kısa filmciler için hem iyi hem de kötü bir şey çünkü bu festivallere filminizi gönderiyorsunuz ve icabında kazanıyorsunuz ama ödülünüzü alamıyorsunuz. En büyük maddi kaynağı bu festivaller olan biz kısa filmcilerin o zaman tek beslendiği kaynak da yok oluyor. Nitekim Bilal’in de başına geldiği gibi, uzun bir süre ödül tutarını alamadığınız için mahkemelik oluyorsunuz ve bunlarla uğraşıyorsunuz birde. Diğer açıdan baktığımızda evet filmlerimizi göstermek isimlerimizi duyurabilmek için bir sürü alan oluşuyor. Fakat bahsettiğim gibi bunun getirdiği bir sürü sıkıntı da var. Bu yüzden bu işe bence bir düzenleme getirilmeli. Her elini kolunu sallayan sırf yapmak için kısa film festivali yapmamalı. Zaten ödül bazında verilen desteği de yeterli bulmuyorum. Bahsettiğim gibi bugün filminiz en azından 3-4 festivalden birincilik ödülü alabilmeli ki bir diğer filminiz için yeterli maddi desteği bulabilesiniz. Bu da sanatsal bir paylaşım olması gereken festivalleri bizim açımızdan da ticari bir kaygıyla değerlendirmemize sebep oluyor.
B.Ç: Kesinlikle yeterli değil, çünkü kısa film festivallerinde bir derecelendirme sistemi var. Bir film birinci olur, bir başkası ikinci bir başkası da üçüncü, oysa 10 film vardır orada.Finalist filmlerin tümüne verilecek olan para ödülleri paylaştırılmalı, gene  bir derecelendirme yapılmalı. Bunda bir sıkıntı oluşmaz ya da derecelendirme sistemi olduğu gibi kalır ve festivallerde finalist olan tüm filmlere telif ödenir. Sonuçta kısa film çeken insanlar zor şartlar altında kısa film üretiyorlar ve festivallerden başka kaynakları da maalesef yok bu bakımdan, bu konuda bir yeniden yapılanmaya ihtiyaç var.

Yabancı klasik film öğelerini kullanarak, duygusal açıdan seyirciyi tavlayan bir film… Yabancı için başka bir destek aldınız mı?
S.A:
Pek aldığımızı söyleyemem. Aslında Yabancı’ nın hikayesi de diğer başka hikayeler gibi bambaşka bir dille anlatılabilirdi. Fakat biz bu yolu seçtik. Zaten karakterler, hikâyeleri bakımından seyirciyi etkileyecek yeterli gücü içlerinde barındırıyorlardı. Dolayısıyla hikâyenin anlatısında da farklı bir yol tercih etmedik ve klasik öğelerden, klasik anlatı tarzından faydalandık.
B.Ç: Yabancı bugün bir kısa film olarak varsa, bu Sedat sayesindedir. Öykü taslak haldeyken, Sedat projeye dahil olmasa bu film oluşmazdı. Sedat öykünün son şekli almasında, yapımın tüm aşamalarında tüm desteğini verdive ortaya bu kısa film çıktı. Bunun dışında,yabancı için bir destek bulamadık kendi imkanlarımızla çektik filmi.

Son yıllarda ülke sorunlarına eğilen kısa filmlerin sayısında artış var. Bu konudaki düşünceleriniz?
S.A: Bence çok güzel bir şey bu.  Zaten olması gereken de bu. Eğer bir ülkenin sanatı, sorunlarına değinmiyorsa o ülkedeki sanatın icra edilişinde kesinlikle bir problem vardır. Çünkü özü itibariyle sanat, sorunları dile getirmek, insanlara unutulan bazı şeyleri hatırlatıp bilinçlendirmek, düşündürmek için vardır. Bu yüzden böyle filmler yapıldığını görmek, söylediği şey bana göre doğru ya da yanlış olsun beni mutlu ediyor.
B.Ç: Bizim jenerasyonumuz 1982 sonrası apolitik,asosyal bir jenerasyon.Bu açıdan bakıldığında ülke sorunlarına eğilen kısa filmlerinin sayısındaki artışı önemsiyorum. Ancak ülke sorunlarına eğilme meselesinde, bence tüm kısa filmcilerin çok iyi çalışmaları gerekiyor, çünkü ülke sorunlarıyla ilgili meselelerde üretilen kısa filmlerin dilinin didaktik ve eğitici olmaması gerektiğine inanıyorum. Tam tersi bir durumda bu filmler seyirciye son derece itici gelebiliyor. Bu konuda bir şeyler yapmaya niyetleniyorsak ilk yapmamız gereken şey Yılmaz Güney’den derinlemesine haberdar olmaktadır diye düşünüyorum.

Uzun metraj çekmeyi düşünüyor musunuz?
S.A: Düşünüyorum fakat bunun için acelem yok. Uzun süre daha pişmem gerektiğini düşünüyorum. Kafamda bazı projelerim var tabi ama bunlar için henüz çok erken. Daha kısa film yaparak anlatmak istediğim şeyler var. Onlardan sonra finansman da bulabilirsem uzun metraj çekebilirim.
B.Ç: Kısa filmle ilgilendikçe, uğraştıkça her meseleyi kısa film anlatım olanaklarıyla anlatabileceğinize inanıyorsunuz. Yani uzun metraj film çekmeyi ( biraz marjinal gelebilir ama) şimdilik gereksiz buluyorum. J Kısa neyime yetmiyor ki, diyorum kendi kendime.

 Beğendiğiniz kısa filmciler ve de uzun metraj yönetmenleri?
S.A: Fırat Mançuhan ve Serhat Karaaslan’ı beğeniyorum. İkisi de çok iyi işler gerçekleştiriyorlar. Cahit Çeçen’in tarzını çok beğeniyorum. Uzun metrajdan Derviş Zaim, Reha Erdem, Pelin Esmer, Nuri Bilge Ceylan diyebilirim.

B.Ç: Özellikle Cem Öztüfekçi, İlker Canikligil, Savaş Baykal, Fırat Mançuhan  ve Cahit Çeçen’in kısalarını takip ederim… Yeni Türkiye Sinemasından Semih Kaplanoğlu, Nuri Bilge Ceylan, Yeşim Ustaoğlu, Reha Erdem, İnan Temelkuran, Derviş Zaim ve Özcan Alper.

Son sözler…
S.A: Umutluyum çünkü Türkiye’de kısa filmin gidişatından memnunum. Tüm sıkıntılara rağmen hem nitelik hem nicelik bakımından bir artış var. Bu da kısa filmle uğraşan biri olarak beni de motive ediyor. Sözlerle belki de hiçbir zaman anlatamayacağım bir şeyi sinemayla anlatabileceğim düşüncesi beni sinemaya bağlayan en büyük şey. O yüzden tek beklentim anlatmak istediğim hikâyelerin olabildiğince insana ulaşması.
B.Ç: Umut Var. Ve Hep Olacak! Olmak zorunda…

 

İlk yorum yapan olun

Bir Cevap Yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.