Vizyonda altı film (10 Haziran)


Bu hafta vizyonda altı yeni film var. Ömrümüzden Bir Sene hayatta yalnız kalmanın ve çift olmanın altını kalın harflerle çiziyor. Tuzak bizi bir karmaşanın içine atıp, sonra durumu toparlamaya çalışan kafası karışık bir film. Hanna bir ajandır ve acımasızdır! Adalet Oyunu haftanın yerlisi ve gerçekten de bir oyun! Kung Fu Panda 2 yine döktürüyor, sakin olmamızı salık veriyor. Geceler Bizim’se vampirler kimin? İyi seyirler

Banu Bozdemir


Ömrümüzden  Bir Sene /  Another Year

Çok güzel bir öyküsü var, uzun uzun, neredeyse tek mekana yayılmış ama sıkmayan ve kasmayan… Ama bir yandan da öyle muhafazakar, öyle bir aileye dönük yaşam anlatımı var ki… Yalnız yaşayanları, yalnız yaşamak zorunda kalanları öyle bir eziyor ki! Bir yandan öyküsüne katıştırdığı mizahla kendi kurduğu dünyayla dalga geçiyor, bir yandan da inanılmaz bir dram çıkıyor o hayatlardan. Tom ve Gerri bizim yaşını başını almış mutlu çiftimiz. Mary Gerri’nin iş arkadaşı aynı zamanda o bir yalnız, o bir umutsuz vaka! O derece yalnız ki kendisini sürekli konuşmaya boğuyor ve olayların kadını haline getiriyor. Hatta çocukluğunu bildiği Geri ve Tom’un oğulları Joe’ya aleni asılıyor. Tom ve Gerri bu filmin üssü. Tüm yalnız kalpler onlarda buluşuyor. Onlar birbirlerini bulmuş, aşık olmuş ve böylece yaşlanınca yalnız kalmaktan ve mutsuz olmaktan kurtulmuş iki efsunlu insan. Film bu git geller içinde mevsimleri ve değişimleri de içine alarak bir yıllık bir anlatıya imza atıyor. Mike Leigh gibi bir usta yönetmenin elinden çıkan film farkını ortaya koyuyor. Geçtiği sınırlı mekan ve anlatımı nedeniyle tiyatro oyununa rahatlıkla uyarlanacak olan filmde benim dikkatimi en fazla Mary rolüyle Lesley Manville çekti. Muhteşem oynamış, yalnız kadının dramına ortak olmuş. İzleyin ve görün…

Yalnız olmanın iç burkan bakışı!

Tuzak / Wrecked
Öncelikle Tuzak birçok filmin karışımı. Biraz Cast Away, Biraz 127 Saat, biraz Buried, biraz Predators… Sonuçta karşımızda kendini doğanın içinde bulan bir adam var. Kaza yapmış bir arabanının içinde, dağılmış darmaduman olmuş ve ölmüş insanların arasında. Şok, hafıza kaybı, yaralı olma hali ve ıpıssız bir ortamda tek başına olma sendromu. Filmimiz bu duygularla başlıyor ve adamımızı buraya iten sebepleri birtakım ipuçları, bölük pörçük hatırlamalar ve teknolojinin de yardımıyla çözmemizi sağlıyor. Filmin önce kime tuzak kurduğunu anlamaya çalışıyoruz. Şaşırtmacalarını seyirci üzerinde tuzak olarak kurmaya çalışıyor olabilir ama filmimiz bizi bazı yerlerde tatmin ve ikna etmiyor. Karakteri çok gerçekçi bulamadım kendi adıma. Hafıza kaybını anlarım ama yoğun halüsinasyon duygusunu pek kavrayamadım, açıkçası abartılı buldum. Doğada hayatta kalmanın yolu biraz teknolojik olarak desteklenmiş gibiydi. Giriş ve gelişme bölümü uzun tutulmuştu ama sona çok çabuk ulaştık. Adamımız dört gün boyunca arabadan çıkmak için kılını kıpırdatmadı neredeyse, ilk tepki bu mu olmalıydı gibi birçok soru işareti doğuran bir yapısı var. Adrien Brody hatrına izlerim ben bu filmi diyorsanız bir şey diyemem. İnsanoğlunun doğayla olan çatışması olsa en azından doğa intikam alıyor diyeceğim ama bir adamın gerçeği bulma çabaları çok tatmin edici olmamış!

Silah da kullanıyorsam ben kimim adamım?

Hanna
Kadın ajan dendi mi aklıma hemen Nikita gelir nedense! Charlie’nin Melekleri’ni de unutmamak lazım ama en fazla Angelina Jolie oldu galiba ajan. Ordan oraya savruldu, insanüstü işler başardı. Ajan Salt oldu, Jane Smith de… Joe Wright imzalı Hanna farklı bir giriş yapıyor perdeye. Doğanın ortasında, kutuplarda sanki bir belgesel izlemeye hazırlanır gibiyiz. Sonra en az hayvanlar kadar vahşi bir kız düşüyor kareye. Film başladığı replikle biten, acımasız olmanın sınırlarını koyamayan bir film. Ben kendi adıma doğada geçen ve doğanın bir parçası olmuş insanları anlatan filmleri izlemeyi severim. Hanna ajan babası tarafından zorlu koşullara dayanıklı olarak yetiştirilir. Hanna’nın insan içine karışması, yaşıtı olan bir kızla kurduğu farklı diyaloglar filmin kırılma noktaları. İki kıza da baktığımızda normal olanın hangisi olduğuna karar vermek zor, zira ikisi de çok uçta… Önce bizi farklı olanın cazibesine kaptıran ve ilgimizi çeken film, sonrasında herhangi bir film aksiyonuna dönüşüyor. Benim için cazibesini yitiriyor. Eric Bana çok etkin değil ne yazık ki filmde, oysa o yakışıklı ve cüsseli halinden daha fazla faydalanmak isterdik. Hanna’yı oynayan Saoirse Ronan çok başarılı. Hatta Cennetimden Bakarken filminde kendisinden filminde etkisiyle bir hayli etkilenmiştim. Cate Blanchett filmlere anlam katan bir kadın… Hanna doğaya, yaşama ve farklı olmaya dair film… Dediğim gibi başından sonuna kadar aynı değil ne yazık ki! Bir yerde ilginizi tamamen kaybediyorsunuz ve filmin içindeki mantık hatalarının içinde boğuluyorsunuz. Müzikleri ilginizi çekebilir…Yönetmen Wright bu kez tarihi bir kenara bırakıp aksiyona el atmış, bu da bir şey tabii.

Hanna herkesten ve her şeyden kaçar. Ama niye?

Adalet Oyunu
Film adalet sistemine kendince büyük eleştiri getirmeye çalışıyor. Yasaların yapamadığını bireyler yapabilir mi diyor inceden… Gizemli bir şekilde başlayan hikaye sonunda çözülmelerle devam ediyor ama sonunda yargıya dair son sözü koymaktan özellikle kaçınıyor. Suçun bir vicdan olduğunu, işleyenin de yargılayanın da vicdanında olup biten bir hadise olduğunun altını özellikle çizmeye çalışıyor. Yani yargıyı mahkeme salonlarından, daha tarafsız olduğunu düşündüğümüz bir ortama sokuyor ama nedense emekli ağır ceza hakimi Sezgin Bey’in vicdanını bir türlü rahatlatamıyor sonuç. Sorgulama sürecinde herkes kendine rolüne bürünüyor.
Adalet Oyunu adına yaraşır bir film. Özellikle de adaletin terazisi bu kadar dengesizken, herkes kafasına göre suçun sınırlarını belirlemişken ortama deva katıcı bir sorgulama aracı olarak düşebilir. Ama filmdeki didaktik anlatım ve abartılı oyunculuklar gerçeklik algımızı zedeliyor. Mustafa Uğurlu’yu yıllar sonra beyazperde de görmek çok keyifliydi. Ama kendini tiyatral aktörlüğe fazlasıyla kaptırmış halini izlemek bir süre sonra ıstırap olmaya başlıyor. Neyse ki filmde de bir aktörü canlandırıyor ve abartısı en azından bir yere yaslanıyor. Sezgin Bey’in damadını canlandıran Uğurlu / İlker karısını öldürmekle suçlanmış ve sonrasında beraat etmiş bir adam. Filmin alt metinlerinde kızına çok düşkün bir babanın, onunla evlenmiş olan bir adama tepkisi hatta nefreti, adamın oyuncu olmasına ayrı bir hıncı olması gibi durumlar da ortaya çıkıyor. Yani yargılama süreci gizli saklı aile sırlarını, kişisel tutumları, sebep ve sonuç ilişkilerini ortaya döküyor.

Adalet içimizde midir, nerededir?

Kung Fu Panda 2
2008’de çıktı karşımıza ve hemen hayranlar ediniverdi. Oscar ve Altın Küre adaylığı bulunan animasyon Şrek’in şirketi DreamWorks’un ellerinden çıkma. Tam günümüz animasyonu, racon kesen, şimdinin esprileri kullanan, karakterleri ona göre yaratan ve o kıvralıkla kuşatan bir film. İlk beş yıldan uzun süren bir çalışma sonucu ortaya çıkmıştı, eski Çin masallarının izini sürerek! İlkinde Kung Fu fanatiği olan pandamız bu kez kung fu’cu panda olma yolunda gayet iyi ve emin adımlar atıyor. İkincisi de bir hayli keyifli, özenli ve akıcı. Artık bir kung fu ustası kabul edilen tombiş pandamız fanları, hayranları ve ekibi olan bir savaşçı. Hayata karşı yoğunlaşma sorunu olan, biraz da alaycı bir panda bizimkisi. Sıkı bir ekibi var ama onu toplayacak, olaylara hazırlayacak ve yoğunlaşmasını sağlayacak. Sonuçta kimliğini sorgulayan, ana-baba özlemi çeken duygusal bir panda o. O yüzden arkadaşlarına ihtiyacı var ve onların gazına ve toparlamasına. Bu kez Huzur vadisini koruyorlar ama karizmatik Lord Shen ortama dalış yapınca biraz irtifa kaybı yaşasalar da durumu iyi toparlıyorlar. Bence izlenmesi ve keyif alınması gereken bir seyirlik. Görsel olarak da çok tatmin edici. Üç boyutlu izledik, 2D versiyonu da mevcut. Bu kez yönetmen değişiyor Mark Osborne ve John Stevenson’un yerini Jennifer Yuh Nelson alıyor. Panda’mızın devamı gelecek gibi görünüyor. Müzikler Hans Zimmer’a ait, olmasa şaşardım!

Biraz obur ama hareketli neyse ki!

 

Geceler Bizim / Wir Sind Die Nacht –  We Are The Night
20 yaşında genç bir Berlinli olan Lena küçük ve sevimli bir hırsızdır. Gece işlerinden birinde bir yer altı kulüpte 250 yaşındaki Louise (Nina Hoss) ile tanışır. Yaşına rağmen muhteşem güzellikte bir cadı olan Louise, Lena’nın uğradığı underground kulübün sahibi ve ayrıca 3 kişilik bir dişi vampir üçlüsünün elebaşıdır. Bu üçlünün diğer üyeleri oldukça vahşi bir çocuk olan Nora (Anna Fischer) ve zarif Charlotte’tur. Louise bu küçük hırsıza ilk görüşte aşık olur ve ona ölümsüzlüğü hediye etmeye karar verir. Fakat ölümsüzlüğü tadanlar için bile her şeyin bir bedeli vardır…

 

İlk yorum yapan olun

Bir Cevap Yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.