Vizyonda altı yeni film (1 Nisan)

Bu hafta altı yeni film var.  Atlıkarınca, çocuklara kıymayın efendiler diyor. Güneşin Karanlığı’nda iyi dava sanık usandırır derken; arıza kızımız Lisbeth bu kez arı kovanına çomak sokuyor…  Meş 12 Eylül’e bakarken Hop Dedik: Deli Dumrullar sarıyor etrafı! Kız ve Kurt hikayesinde kırmızı başlık düşüyor, kurt görünüyor. İyi Seyirler…

Banu Bozdemir

Atlıkarınca
Antalya Film Festivali’nde izlediğimde arka arkaya izlediğim filmlerin kafamda yarattığı doluluktan mı yoksa kurgusundaki karmaşadan dolayı mı nedir eksikliğini hissettiğim o şeyi aramak için ikinci gösterimine gittim Atlıkarınca’nın. Bir de filmin çağrısında kurgusunun değiştiği yazılıydı. Sinema yazarı olmanın derin sorumluluğuyla sürüklendim bir kez daha bu güzel havada karanlık salona. Filme ilişkin hislerim git gelliydi bu kez. Bir yerde tiyatrallik hissi yoğundu, bir yerde ‘tamam ya budur işte’ dedim. Film bilindiği gibi ensest üzerine. Zaman olarak bana 80’li, 90’lı yılları hatırlatan ama aslında zaman mefhumu olmayan bir film. Sakin bir anlatımı var ama yine de bazı yerlerde insanı yanlış yönlendiriyor gibi. Örneğin kadının çalışması, işinin yoğunlaşması üzerine erkeğin çocuklara yönelmesi gibi bir hali var, yani evde kadın çalışıyorsa bu tür şeyler daha fazla olabilir gibi. Belki istatistiksel bir durumu vardır, olabilir yani… Babanın zaafının yıllar sonra tekrarlanması da arada bir boşluk doğuruyor. Film çeşitli imgelerle bazı hoşluklar yaratmıyor değil, bir şeyleri direkt göstermek yerine nesneler, sözler, şiirler ve duygular üzerinden gidiyor. Örneğin filme ismini veren atlıkarıncanın çokça karşımıza çıkması, babanın masasının çekmecesini takamaması ve kızın kuş yumurtasına dokunması üzerine annenin ‘dokunursan annesi bırakır gider’ lafı filmin imgelerini oluşturan şeyler. Ama kapanmayan banyo kapısı zorlayıcı bir etken mesela.  Babanın çocuğunu taciz ettikten sonra hayata olan bakış açısının değişmemesi, evde yine bir baba-kız ilişkisi devam ettirmeye çalışması da ilginç bir gerçeklik! Atlıkarınca sinemamızda yer almayan ama gerçek hayatta fazlasıyla yer alan bir konuya sakin ama çarpıcı bir dile bakıyor, Zeynep Oral’ın oyunculuğu daha fazla göz doldurması gerekirken, diğer rollerin altında kalıyor, zaman zaman inandırıcılığını kaybediyor. Ama kesinlikle izlenmesi gereken bir yapım, özellikle çocuklara yapılan cinsel istismarın ve şiddetin arttığı şu günlerde!

Güneşin Karanlığında / The Lincoln Lawyer
Çok satan bir kitaptan uyarlama bir film daha. Avukatlarla, davalarla dolu mahkeme salonlarında geçen filmleri çok sevmem kendi adıma… Bir dava sürecini ketum bir avukatın bulduğu ipuçlarıyla değerlendiren davalar sonucunda aslında kimin neyi nasıl kazandığı ya da kimin neyi nasıl kaybettiği pek de belli olmaz. Güneşin Karanlığı üçkağıtçılık yapan, zeki, mesleğini yalamış yutmuş bir avukat olan Mick Haller üzerine. Harley tutkunu motorcuların davalarına baksa da aslında önemsiz suçların avukatı kendisi. Hayatın kendisine azmine yetecek bir fırsat vermesini dilediği her halinden belli. Ama bir gün dava düşer avuçlarını içine. Filmin bazı yerlerinde yine anlaşılmazlıklar, kopukluklar var, tüm dikkatimi vermeme rağmen kaçırdım belki de bilmiyorum ama zekice işleyen bir dava süreci var. Avukatımız bir suçluyu savunmak zorunda kalır, suçlunun gücü ve tehlikesi karşısında. Ama kendince aldığı önlemler de var tabii. Yani davalı ve avukat arasında yaşanan çelmeler tüm aksiyonuyla beyazperdeye yansıyor. Tabii öyle bildiğimiz aksiyonlardan değil bu, alt etme aksiyonu. Kurtarma ve sonrasında tekrar suçlu ilan etme durumu: bence gayet başarılıydı… Filmin diğer başarılı yanıysa eski eşle kurulan pozitif bir hayat! Mick kendisi gibi avukat olan eski eşiyle pek bir sıkı fıkı, o kadar pozitiflik biraz fazla mı ne? Matthew McConaughey ilk defa bu kadar başrol kıvamında karşımızda.  Marisa Tomei yaşlanıyor ama rolü gereği pozitif yaşlanıyor. Bence izlenmeli, güzel bir dava süreci!

Arı Kovanına Çomak Sokan Kız / The Girl Who Kicked The Hornet’s Nest
Arka arkaya filme çekilen ve benim asi kız Lisbeth Salander’e hayranlığımı katlayan bir filmim üçüncü serisindeyiz bu kez. Her türlü darbeyi alan bu küçük bünye sonunda bir yerlerde tıkanmıştı ikinci bölümde. Hem de ailesiyle hesaplaşmaya gittiği bir anda. Herkesin vicdanının çıkarıp yerlere attığı bu ikinci filmden sonra üçüncü filmde kafasında bir kurşunla hastanede yatan Salander’e odaklanıyoruz önce. Kafasında bir kurşun olsa da üç kişinin katilidir o devlete göre. Ama gazeteci Mikael Blomkvist ile birlikte masumiyet kanıtlama savaşına girerler… Devlet sırları, onu yargılayan sistem, kişisel ve umumi davaları hepsi ortaya dökülür ve bu küçük isyankar kadın hakkını hayatı pahasına savunur. Bana göre arıza ve kahraman olan bu küçük kadını kendi adıma sevdim ve her serisini keyifle izledim. Zaten David Fincher da markajına almış ve filmi Hollywood’a uyarlamak için kolları sıvamış… Ee ne diyelim kuzeyden gelen ve dünyanın kitabına büyük ilgi gösterdiği bu seriye bizde ilgi gösterelim diyelim…

Meş / Yürüyüş
Hikâye, tüm ülkeyi kasıp kavuran 12 Eylül 1980 darbesinin günler öncesi ve hemen sonrasının yansımalarının yaşandığı Mardin’in Nusaybin İlçesi’nde geçer. Darbe zaman zaman fonda hissedilirken, bazen de hayatın tam orta yerinde patlamaktadır. Cengo ile birlikte kalabalık bir grup çocukla tanışıp arkadaş olan Xelilo, kısa bir süre için de olsa, dışlandığı, öfkelendiği, önemsenmediği dünyadan uzaklaşır. Xelilo’nun arkadaşlarının kimi babasız kalır, kiminin ailesi ilçeyi terk eder, kiminin yakınları gözaltına alınıp bilinmeyen yerlere götürülür. Xelilo, ağzında rast gele birilerinden aldığı sigarası ile sessiz protestosunu sürdürmektedir.

Hop Dedik: Deli Dumrul
Deli Dumrul İstanbul’un Kurtlar Kuşlar Alemine meydan okumuş ve oyuna getirilerek hapse düşmüştür. İçerde hayatının zindana döneceğini düşünürken, ruh dünyasında derin tesirler meydana getirecek olan gönül erlerinden İhsan Bey ile tanışır. Hapiste Dumrul ile İhsan Bey’in en has talebesi ve manevi evladı Alperen ( Orhan Bıyıklı) arasında sıkı bir dostluk başlar. Deli Dumrul’u, gönül eri İhsan Bey’i ve yiğitlik timsali Alperen’i uğradıkları iftiralardan aklayıp kurtaracak kişi ise Başkomiser Semih (Mesut Çakarlı) ve Komiser Zeynep’tir. Önce İhsan Bey ve Alperen, ardından da Deli Dumrul aklanarak tahliye olur. Yalana, dolana, talana, hırsıza, arsıza, yolsuza, laine ve haine.. ve de cümle haşerata HOP DEDİK! diyen Deli Dumrul artık özgürdür…

Kız ve Kurt / Red Riding Hood
Çağdaş seyirci için, “Red Riding Hood/Kız ve Kurt” başlığı, büyükannesinin evine giden kapüşonlu kırmızı pelerinli masum bir kızın masalsı görüntüsünü akla getirebilir. Ama aslında, orijinal hikaye kolayca etkilenen genç zihinleri korkutmaya yönelik, uyarı amacı güden, bir tehlike ve aldatmaca öyküsüydü. Yönetmenin Alacakaranlık’ı hayatımıza sokan Catherine Hardwicke olması zaten bu kız ve kurt hikayesinin normal ve alelade bir şey olmadığını sızdırıyor bünyelere. Bir köydeyiz. Dolunayda uluyan canavar kurtadama bir hayvan kurban etmek adettendir ama kurt o yıl kuralı bozar ve bir insanın canını alır… Kurt bizim kahraman kızımız Valerie’nin ablasıdır… Ondan sonra sarpa saran işler, kadın olmanın zorlukları, her yer ve koşulda ortaya dökülüyor. Yani çocukluğumuzun klasik öyküsü nelere kadirmiş meğer diyorsunuz ve kurtadamın şerrinden korunmak gerektiğini düşünüyorsunuz… Yani çocukluk kahramanları bambaşka bir hale bürünüyor…

İlk yorum yapan olun

Bir Cevap Yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.