Vizyonda altı yeni film (1 Temmuz)

Bu hafta vizyonda altı yeni film var. Transformers 3: Ayın Karanlık Yüzü üç boyutlu hızıyla bizi bizden alıyor, salondan kafalar dönmüş çıkarıyor. Tanrılar ve İnsanlar sekiz kesişin kararlarıyla ilgili, tam bir festival filmi. Dehşetin Gözleri evlerde görünen küçük kızlar üzerine, Aşka Şans Ver aynı ismi gibi aşkı arayan bir film. Bir Ayrılık İran sinemasının etkili yapımlarından, mutlaka izleyin! Julia’nın Gözleri göz üzerine psikolojik ve teknik ne varsa seriyor ortaya! İyi seyirler

Banu Bozdemir

Transformers: Ay’ın Karanlık Yüzü / Transformers: Dark of the Moon
Bazı filmler vardır perdeden taşar, içinize hükmeder. Bunu duygusal olarak yapar yani ciğerinizden ya da yüreğinizden bir parçayı olabildiğince sıkar. Bazı filmler vardır teknik olarak perdeden dışarı taşar, sanki sizin yanınızdaymışçasına size nüfuz eder. Hangisini tercih edeceğiniz tamamen ruh halinize göre değişir. Transformers işte böyle bir film. Saki perdeden fırlayan robotlar aranıza karışacak ve sizi darmaduman edecek gibi. Görsel olarak çok güzel bir eğlence ama 3D deneyimiyle iyice çığırından çıkıyor filmden sonra kafanızda büyük bir ağrı kalıyor. Transformers 3’e hiçbir şey yüklemeden, filmin size yüklediği bazı fikirleri de görmezden gelerek izlediğiniz takdirde sizi sinemanın o eski muhteşem günlerindeki kadar heyecanlanmanız olası. Zira çok güçlü görsel bir bomba. İkincisindeki aşırı militarist ve küçük düşürücü tavır bu filmle biraz düzelmiş durumda. Yani teknik olarak abartı, fikirsel bazı abartıları silmiş götürmüş.  Michael Bay’in teneke savaşları çıkarmayı amaçladığı Transformers 3, öncekilerden çok güçlü değil ama bu deneyim mutlaka herkesi saracak. Sinemanın eğlence tarafına dudak bükenler bile bu deneyimin içinde yer almak isteyecekler. Muhtemelen şimdiye kadar gördüğünüz en güçlü 3D deneyimi bu olacak.

Tanrılar ve İnsanlar  / Des Hommes et Des Dieux – Of Gods and Men
Cannes Film Festivali’nde Jüri Büyük Ödülü ve 3 dalda César Ödülü kazanan filmin yönetmeni, daha önce Cannes’dan Jüri Ödülü (“Don’t Forget You’re Going to Die” filmi ile) ile dönen Xavier Beauvois. Cezayir İç Savaşı sırasında gerçekleşen ve Tibhirine Trajedisi olarak bilinen gerçek olaylardan esinlenilen film, tarihi verileri birebir sunmak yerine Müslüman ve Hristiyan kardeşliğinin yaşandığı o çevrede olayların ardında yatan hissiyatı ve cemaat içerisinde nelerin tehlikeye atıldığını irdeliyor. Filmin başrollerinde Lambert Wilson, Michael Lonsdale ve Olivier Rabourdin yer alıyor. Mağrip’te 1990’larda, dağların tepesinde bir manastır… Sekiz Fransız Hristiyan keşiş, Müslüman köylülerle yan yana huzur içinde yaşamlarını sürdürüp giderlerken yaşadıkları ülke birden karışır. Yabancı işçiler kökten dinciler tarafından katledilmiş, şiddet olayları bölgeye hâkim olmuştur. Yaklaşmakta olan tehlikeye rağmen keşişler, bedeli ne olursa olsun yerlerinden kıpırdamamaya kararlıdırlar. Ordu onlara koruma teklif eder, ama keşişler bunu da reddeder. Bir süre sonra, kaçınılmaz olan başlarına gelir ve militanlar manastırı basar. Keşişler pes etmese de artık aralarında anlaşmazlıklar vardır. Bazıları kalmaya kararlıdır, bazıları gitmek ister. Film, Cezayir, Tibhirine’de 1993-1996 aralasında keşişlerin esaret döneminden esinlenilmiştir.

Bir Ayrılık / Jodaeiye Nader az Simin – A Separation
İran sinemasından ne çıksa izlerim, nitekim geçen aylarda Van’da düzenlenen İran Film Günleri’nde İran sinemasının farklı bir yüzüne tanıklık ettim. Biz dışarıya, festivale taşan filmlerden İran sinemasının özgürlükçü ve muhalif yanına tanıklık ediyoruz ama içeride güçlü bir popüler sinema algısı var. İranlı sinemacılar daha fazla özgürlük diye birtakım fedakarlıkta bulunurken, çoğu ülkesini bırakıp yurtdışında yaşamak zorunda kalırken içeride aslında işler gayet yolunda gidiyor gibi görünüyor!
Ama bir yandan da Altın Ayı’yı kazanan Aşgar Farhadi imzalı Bir Ayrılık ülkesinde çok fazla izlenebiliyor, çünkü derdini anlatırken o kadar yumuşak geçişler kuruyor ki yönetmen siz bunun toplumsal bir sorun değil, çoğu zaman kişisel bir sorun olduğunu düşünüyorsunuz! Ama sonuna kadar toplumsal bir sorun. Film aynı mesele üzerinde dönüyor, bunu inatla tekrarlıyor ama işin ilginç yanı gözümüzü kırpmadan izliyoruz. Zira küçük bir meselenin İran’da geldiği noktayı görüyoruz. Ayrılmak isteyen bir çift var karşımızda, kadın İran’da yaşamak istemiyor doğal olarak. Adam ise hasta babasını bırakmak istemediği için ikilem içinde ama boşanmaya kararlı…

Kadın evi terk ediyor ve eve gelen bakıcı kadın olaya dahil oluyor. Bir kadının bir yaşlı da, hasta da olsa bir erkeğe dokunamaması üzerine gelişen olaylar hukuki mücadeleye dönüşüyor. Bu sonuçta uç bir öykü olabilir ama kadınla erkeği bu kadar keskin çizgilerle bir yönetim biçiminde sorun çıkmaması imkansız gibi duruyor. Sinemada da bu durum çok rahatsız edici. Birbirin seven ama dokunamayan iki insanın gerçekliği de askıda kalıyor. O yüzden İran sineması çocuklara, doğaya çevirmiş durumda yüzünü. Sonuçta gerçekçi bir sinema ve bundan ödün vermek istemiyor. İşte bir yönetmen de çıkmış bunun filmini yapmış, bakın biz birbirimize dokununca neler oluyor demek istemiş, cin çarpmışa dönüyoruz, hayatımız kayıyor, birbirimize giriyoruz demiş. Aslında İran’daki en temel sorunlardan birini ele almış bence ve çok da iyi yapmış. Aşgar Farhadi festivaller konusunda gedikli bir yönetmen. İki yıl önce de About Elly adlı filmiyle en iyi yönetmen ‘Gümüş Ayı’ ödülü kazanmıştı. Sonuçta İran sineması festivallerin gözbebeği, son yıllarda bizim sinemamızdan da ödüller çıkmaya başladı neyse ki! Yönetmen tutuklu bulunan Cafer Panahi’yi de anarak bunun bir sorun olduğunun altını çizdi, Van’daki sinemacılar gibi bunu ‘hayatın bir gerçeği’ olarak görmedi.
İran sinemasından ne çıksa izlerim demiştim yazının başında. Onların her şeye karşı çıkan duruşlarını, seslerini dünyaya duyurma gayretlerini güzel bir çaba olarak görmek lazım. İran kadınlarının perdeye yansıyan güzelliklerini de es geçmemek lazım. Her türlü baskıya rağmen bakımlılar, kendilerine karşı ilgililer ve hayatın içinde yer almaya gayret ediyorlar.
Bir Ayrılık, kamerasını daha fazla kalabalığa çeviriyor bu kez, basit bir sorunun geldiği noktayı göstermek açısından çok etkili ve akıcı… İran sinemasının duyarsız kalamayacağınız bir sinema olması dileğimdir…


Dehşetin Gözleri / Zwart Water – Two Eyes Staring
“Kayboluş”tan bu yana en korkutucu Hollanda filmi olarak nitelenen “Dehşetin Gözleri / Two Eyes Staring (Zwart Water)”, “Halka”, “Garez” ve “Yetimhane” gibi filmlerin izinden giden hikayesiyle Elbert van Strien’ın ilk uzun metrajlı filmi. Hollywood için yeniden çevrim haklarını Charlize Theron’un aldığı bu psikolojik gerilim, son olarak Fantas Porto 2011’de En İyi Film ve En İyi Senaryo Ödüllerini aldı. Christine, ailesinden miras kalınca doğup büyüdüğü eve kocası ve 9 yaşındaki kızı Lisa ile beraber taşınmaya karar verir. Bir süre sonra Lisa evin karanlık köşelerinde annesinin ölü kız kardeşi olduğunu söyleyen bir kız görmeye başlar. Zamanla babası da, karısının kendisinden korkunç bir sır gizlediğini anlayacak ve bu sır ölümcül sonuçlar doğuracaktır.

Aşka Şans Ver / La Chance de Ma Vie – Second Chance
Jullien Monnier’in ciddi bir problemi vardır. Çok başarılı bir ilişki danışmanı olmasına rağmen, hayatına giren kadınları iki haftadan fazla elinde tutmayı beceremez. Aslında, çocukluğundan beri ona âşık olan her kadına bir uğursuzluk getirmiştir. Fakat bu sadece basit bir uğursuzluk değildir. Etrafındaki kadınlar defalarca hastaneye düşmüş, günlük hayatları alt üst olmuş, tam anlamıyla bir uğursuzluk yaşamışlardır. Julien kadınlar için adeta konuşan bir kara kedidir. Tam başka biriyle çıkmamaya karar vermişken Johanna isminde bir kadına âşık olur. Her ne kadar kör talihinden korksa da kendini aşkın kollarına bırakmaya karar verir. Fakat Joanna bir süre sonra başına gelen tersliklerin onunla tanıştığı günden beri olduğunu fark eder.


Julia’nın Gözleri / Los Ojos de Julia – Julia’s Eyes
Guillermo del Toro’nun yapımcılıktan ötesine uzanan, kendi imzası fantastik anlayış dağınık olsa da filmin geneline yayılmış ve hissedilebilir boyutta. Gerçi ilk yarıda gerilim pompası yapan film ikinci yarıda tökezleyip kahramanlarının eline nostaljik bir bıçak koyar hale geliyor. Katilin kim olduğu konusunda kafamızı bir hayli ve iyice karıştıran filmin altından çocukluk sanrıları çıkması da geriye dönük bir korku klişe sunsa da Julia’nın Gözleri gözden ve görünür olmaktan yola çıkarak epey psikolojik altyapılar sunuyor bize. Var oluş nedeni olarak körlerin kendisine muhtaç olma egosundan tutun da, değişen ruh halleri ve odaklanma kişiliklerine göre tam bir klişe. Ama bunu plastik efektlere bırakmak yerine yiğidi öldür ama hakkını yeme mantığıyla bir güzel döşüyor gözümüzde. Bir ara özellikle ikinci yarıda uzatılması ise biraz ‘göz’den düşme hali yaratsa da tekrar tekrar toplamaya çalışıyor. Ve duygusal gerilim her daim canlı tutuluyor. Oyuncu koltuğunda ise başarılı performansları ile Belén Rueda, Lluís Homar ve Pablo Dorqui’yi görüyoruz. İspanyol sinemasındaki abartıdan uzak ama bir yandan da şiirsel olabilen oyunculukları özellikle beğenirim ama Belén Rueda gerilimi de duyguyu da aktarmakta son derece başarılı bir aktris olarak çok sevdiğim El Orfanato’dakine yakın bir düzeyi tutturmayı başararak öne çıkıyor. Amerikan korkularından uzaklaşmak istiyor ve İspanyol korkularına güveniyorsanız göz atmanız yeterli!

İlk yorum yapan olun

Bir Cevap Yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.