Vizyonda altı yeni film (11 Mart)


Bu hafta altı yeni film var.  Sevimli Hayvanlar insanlara ‘bize de yaşayacak alanlar bırakın’ diyor feryat figan. İki Kadın Bir Erkek,kadın ortamına düşen bir erkek hakkında. Gölgeler ve Suretler 1963 Kıbrıs olaylarına eğiliyor tarihi formlarda. Bir Avuç Deniz, içimizdeki denizi bile kuruttu. Saklı Hayatlar haftanın yerlisi, düzgünü ve mesajlısı. Kolpaçino: Bomba klasik Şafak Sezer halleri! İyi Seyirler…

Banu Bozdemir

Sevimli Hayvanlar / Konferenz der Tiere – Animals United
Böyle animasyonları izleyince dünyanın şu anki haline sadece hayvanların son vereceğini düşünüyorum. Bu destursuz gidişata, her geçen çölleşen, kuruyan dünyamıza biz sadece bakıyoruz, onlarsa doğanın bir parçası olarak yaşamaya çalışıyor! Zaten animasyonlar da olmasa çevreci bir şey izlemek hayal olacak vizyonda. Bu animasyonun ilginç tarafı yazarı Erich Kästner’in 1899 yılında dünyaya gelmiş olması. Almanya doğumlu olan yazar ahlakçı ve hicivli tarzıyla Naziler tarafından kara listeye alınan bir yazar. Sevimli Hayvanlar olarak uyarlanan kitabın asıl adı Hayvanlar Toplantısı ve 1949 yılında yazılmış. İnsan animasyona bakınca insanoğlunun dertleri baki diye düşünüyor ama asıl kitap hayvan hakları üzerinden daha çok besbelli. Burada insanoğlunun umarsızlığı karşısında yaşam alanları ellerinden alınan, susuz bırakılan hayvanların insanlara karşı birlik olması anlatılıyor. Kitap, yazarın dünya devletleri, siyasetçiler ve ordu ile genel anlamda yetişkinlere yönelik endişelerini yansıtıyor. İnsanoğlunun kendi kendini yok etme güdüsüne karşı başlatılan bu nükteli ama anarşik başkaldırı, ‘hayvanların artık canına tak ettiği bir gün’ başlıyor. Hayvanlar, insanlara başkaldırmak ve tüm yaratıkların çoğalıp yaşayabileceği bir dünyayı korumak için birlik olurlar. Ama animasyon kitaptan bir hayli yumuşak geçişler yapıyor, o kadar sert bir söylemi olmasa bile, söylemek istediği şeyi dolaysız anlatıyor. Animasyonu izlerken değişik, eski, naif bir tat aldım… 1949’da yazılmış bir kitaptan uyarlanan, üç boyutlu izlediğimiz animasyonu tabii ki herkese öneriyorum. Güzel, barış dolu ve temiz bir dünya için! Filmin bir başka özelliği de Avrupa’nın ilk üç boyutlu uzun metraj sinema filmi özelliğini taşıması, yani izlediğimiz her 3D’nin Amerika kaynaklı olduğu acı gerçeğinin yüzümüze vurulması! Ve Cehennem 3D’nin sadece ülke sınırları içinde kalması!

İki Kadın, Bir Erkek / The Kids Are All Right
Oscar’a aday filmlerdendi, Annette Bening ise en iyi kadın oyuncu, Mark Ruffalo ise en iyi yardımcı erkek oyuncu adayıydı ama ödül alamayan filmler kategorisinde kaldı. Film lezbiyen bir çift olan Nic ve Jules üzerinden ilerliyor. Yapay döllenme sonucu iki çocukları olan çift anne olmanın tatminiyle yollarına devam ediyor. Çocuklar gerçek babalarıyla tanışmak istiyor ve olaylar ondan sonra kopuyor. Paul doğal hayatın kucağına erkenden atılmış, yalnız yaşayan ama bir aile ortamı olsa dalsam diyen bir adam. Mark Ruffalo’nun başarıyla canlandırdığı Paul, kadın ortamını bozan bir adam kıvamında, ama bunu istemsiz yapıyor. İlişkinin kadın tarafı Jules ve Paul arasında önlenemez biçimde başlayan ilişki son sürat gidiyor, Nic bu ilişkinin izini sürüyor… Yani dört kişilik çekirdek ailenin içine düşen Paul tüm dengeleri bozuyor. Yani lezbiyen de olsa gay de, ilişkinin ana hatları aynıdır, sahiplenicidir, kıskançtır, aynıdır demeye getiriyor film. Lezbiyen olmakla bu dengeler bozulmuyor demek istiyor, bu klasik söylemi anlatmak için böyle bir yöntem seçmesi filmi farklı kılıyor. Lezbiyen (ve ayrıksı) rollerinin aranılan kadını Julianne Moore bu işi gayet iyi kıvırıyor ama Oscar’da adaylığı yoktu. Onun yerine ilişkinin mantık tarafını oynayan Nic’i canlandıran Annette Bening en iyi kadında adaydı, tabii o da çok iyiydi, özelikle de iz süren taraf rolüyle… Kadın yönetmenin elinden çıkma, kadın hallerine eğilen, iki lezbiyenin hayatından kadınların dünyasına çıkan başarılı bir film… İzlenmeli!

Gölgeler ve Suretler
Antalya Film Festivali’nde o kadar minimal film içinde rüştünü ispat edemedi, sinema yazarlarının en iyi film ödülüyle ayrıldı festivalden. Her şey jüri mantığında bitiyor diyerek filmimize dönelim. Öncelikle bu film Kıbrıs tarihine eğiliyor, 1963 yılında Rumlarla Türkler arasında yaşanan olayları anlatıyor, tabii acı  ve hüzün üzerinden. Filmlerini geleneksel sanatlarla ortaya koymayı seven Derviş Zaim bu kez gölge oyunundan uzanıyor beyazperdeye. Sanki bir perdeden bakıyoruz olaylara, hem gerçek hem gerçekliğini sadece perdeden alan bir oyun gibi… Sonuçta Türk sinemasında büyük prodüksiyonlu filmler genelde gişeye dönük oluyor ve eğildikleri konular daha da popülerleşiyor. Kıbrıs üzerine çekilen Türk filmi örnekleri Sezercik Küçük Mücahit’ten öteye gitmedi bugüne kadar, dünya sineması ise bilerek ya da bilmeyerek bu ada mevzusunu görmezden geldi. O yüzden Kıbrıs’ta ara bölgede yapılan gösterimde Rum oyuncuların da gözyaşları vardı, iki tarafın acıları ilk defa beyazperdede yer alıyordu çünkü. Tarihi bir andı, görmeye değerdi. Ara bölgede savaşın izleri binaların üzerinde kalmıştı, belki bir de insanların yüreklerinde. Rum oyuncuların bu filmde yer alması da çok büyük bir olaydı. Çünkü genelde bizde yabancıları oynayacak oyuncu bulunmaz, değişik ve kötü şivelerle Türk oyuncular tarafından canlandırılır(dı). Bu film o yüzden de önemli. 14 yıllık bir hayalin perdeye yansıması, bir babayla kızın ayrı düşmesi, bunun bir genç kız üzerindeki etkisi, olgunlaşma ve dönüşüm süreci gayet başarılı bir biçimde anlatılıyor. Film Kıbrıs’ta çekildi, Kıbrıs’ın olağanüstü doğasında, o anlamda da başarılı. Derviş Zaim’in bu anlamlı çabasını yabana atmamak gerek!

Saklı Hayatlar
Filmin yönetmeni A.Hauk Ünal’la tanışıklığımız Gezici Sinema Şenliği yaptığımız yıllara dayanıyor. Sender (Senaryo Yazarları Derneği) başkanlığını yaptığını biliyordum. Saklı Hayatlar’ın en iyi özelliklerinden birisi de iyi yazılmış senaryosu. İyi düşünülmüş, kurgulanmış ve diyaloglarıyla öne çıkan bir konu daha da ilgi çekici oluyor. Konu Alevi Sünni çatışmalarının etkilerini yaşayan insanlar üzerinden ilerliyor. 1980 Çorum olaylarından kaçarak İstanbul’a yerleşen alevi bir ailenin yaşadıkları anlatılıyor. Annenin korkusu, Sünni ailenin dine olan düşkünlüğünde bir çatışma yaratıyor. Filmin o yanı bana biraz abartı gibi gelse de, böyle olayların olduğuna ve insanlar üzerinde travmatik etkiler yarattığına inanıyorum. Alevi kız Sünni erkek aşkı, önce genel yargıları, sonrasında da ailevi baskıları aşamaya çalışıyor ama kırılması zor önyargılar devam ettiği  sürece! Film solcu, dertleri olan gençlerin dünyasında hiçbir abartıya denk düşmeyen, naif bir solculuk hali takınıyor. Bu da tiplerin gerçekliğini daha da açığa çıkarıyor. Kızı ve erkeği oynayan oyuncuların yeni yüzler olması da bunda etken tabii. Ceren Hindistan çok yeni bir yüz, duru bir oyunculuk sergiliyor, Yusuf Akgün de yeni bir yüz. Film bunun avantajını da iyi kullanıyor. İyi bir senaryo ve iyi bir yönetimle birlikte haftanın iyi filmlerinden biri haline geliyor. Bence izlenmeli ve beyazperde de çok fazla değinilmemiş bir konu olarak ilgi gösterilmeli.

Bir Avuç Deniz
Sinemada bir haller oluyor, şehir insanına el atan son dönem filmlerindeki tiplemeler jet sosyete düzeyine doğru gidiyor. Yakında başka bir gerçekliğin içinde bulacak sinemamız kendini… Bir Avuç Deniz, ne anlatmaya çalıştığı belli olmayan, benim kişisel merakımla ‘farklı olanın toplum dışına itilir’ tezimle tutunmaya çalıştığım bir film oldu. Komediye çalan dram replikleriyle iyice çileden çıkardı bizi. Boğaza nazır kurulan bir evin içinde üst düzey bir yaşam tutturan bir aileye, daha doğrusu insanlar topluluğunun arasına giren Deniz’in hayatı anlatılıyor. Deniz uçuk kaçık, en azından o robotlar topluluğu içinde yaşamaya, var olmaya ve sorgulamaya çalışan bir tip. Uçuk kaçık olmanın ilk cazibesiyle sevgiliyle evlenme hazırlığındaki Mert’i tavlıyor. Kadın dostluğu üzerine kurulu gibi görünse de kadın düşmanlığından besleniyor ve çıkış bulmakta zorlanan kafası karışık bir erkekten intikam alma noktasına kadar taşınıyor. Film bir reklamcının ellerinden çıktığını her karesinde belli ediyor. Leyla Yılmaz’ın filmografisine baktığımızda yoğun bir yurtdışı etkileşimi görüyoruz, ama neden böyle bir film çektiğini anlayamıyoruz. Özellikle diyaloglar tam bir faciaydı, en dramatik anlarda bile salon insanları olarak güldük. Bu kadar zorlama bir senaryo, gerçekdışı karakterler, özellikleri olamayan insanlar… Filmde hiçbir şey düzgün değil, sadece Deniz karakteri biraz yakın geliyor insana o kadar. Berrak Tüzünataç ve Engin Altan Düzyatan başrolde! Filmin sonundaki slasher anı ise görülmeye değer! Filmde zenginliğin abartısına karşı bir eleştiri varsa da son ana kadar çıkmıyor, klasik müzik dinleyip, gözyaşı döken bir anne modeli ne yazık ki bunu karşılamıyor… Bir Avuç Deniz’den bir şey kalamıyor ne yazık ki avcunuzda!

Kolpaçino: Bomba
Özgür zengin bir ailenin evladıdır. Ancak hayatından memnun değildir. Ne cimri babasından destek görmekte, ne de zengin kayınpederinden… Özgür’ün geçmişten gelen sevgilisi olan Şale çıkaracağı albüm için maddi destek beklemektedir. Bu desteği bulamayınca Özgür’ü, gizlice çektiği bir şantaj kaseti ile tehdit eder. Kalbi kırık bir kadının ’kadınca’ intikamı gibi görünen bu durumun arkasında aslında çok büyük hesaplar vardır. Özgür bu durumdan çıkabilmek için kolpaçı arkadaşları Sabri ve Tayfun’dan yardım ister. Kendisine çok güvenen bu ekip, Özgür’ü kurtarmaya çalışırken, kendilerini daha büyük belaların içinde bulurlar…

İlk yorum yapan olun

Bir Cevap Yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.