Vizyonda dört yeni film (25 Ocak)


Bu hafta dört yeni film var.  Kaçış Planı bir Fransız uyarlaması, hapishaneden nasıl adam kaçırılır onun anlatımı! İz Peşinde, Coen Kardeşler olmasa pek bir şey ifade etmez diyeceğimiz, Ya Sonra evlenince aşk biter mi diye soracağımız bir film. Siyah Kuğu en mükemmelinden bir değişimi anlatıyor, beyaza ve siyaha yükleniyor! İyi Seyirler

Banu Bozdemir

Kaçış Planı / The Next Three Days
Fransız filmi  Pour Elle / Aşk Uğruna’nın yeniden çevrimi The Next Three Days.  Fransız versiyonunda Diane Kruger ve Vincent Lindon başroldeydi bunda Russell Crowe ve Elizabeth Banks başrolde. Bir adamın karısının suçsuzluğunu kanuni olarak ispatlayamayıp, dağıttıktan sonra kanunsuz yollarla bu işi halletme sürecini anlatıyor. Fransız versiyonu aklımda kalmıştı ama izleyene kadar aynı film olduklarından emin olamamıştım şimdi eminim… Lara kadın patron kurbanı. Bir akşam tartışma sonrası patronu öldürülüyor ve doğal olarak bütün oklar onu gösteriyor. İçeriye tıkılıyor ve oradan çıkması da pek mümkün gözükmüyor. Herkes bunu kabul etse de John bunu kabul edemiyor! Ve ince planını işlemeye başlıyor. Filmin başlarında yavaş hareket eden, yaymış polis teşkilatı filmin sonlarına doğru bir hızlanıyor ki sormayın! Akşam olan olay için, sabah tutuklama yapan polisler sonrasında canını dişine takarak metronun peşinden bile koşar hale geliyor. Filmde bir anda av-avcı mantığı işlerlik kazanıyor. Sessiz sakin karısını her hafta ziyaret eden John, aklını çelecek her manevrada yine karısına odaklı bir biçimde hayatına devam ediyor, yönetmen aklı sıra bize olta atıyor… Milyonluk Bebek ve Çarpışma filmlerinin yönetmeni Paul Haggis yine gerilimli bir iş çıkarıyor ama diğer filmleri kadar göz dolduramıyor. Bir kaçış planı yapılıyor ama o kadar basit ki, herkes hapisten adam kaçırabilir modunda ilerliyor, babasıyla olan gerilimli ilişkisinin öncesi yok… Sonuçta Kaçış Planı çok tatmin etmiyor ama hareketli ve gerilimli bir şeyler izlemek istiyorsanız tercih edebilirsiniz!

İz Peşinde / True Grit
Her şey Coen Kardeşlerin suçu. Onlar beklentimizi yükselttikçe  biz beğeni sınırlarımızı yükseltiyoruz onlarla ilgili olarak. Kardeşler bu kez Charles Portis’in aynı adlı romanından bir uyarlama yapmışlar. Film western macera filmi, bir yol hikayesi, bir iz sürme biçimi… Tarihler 1870’leri gösteriyor, iç Savaş sonrası Amerika eksenli bir zaman dilimi, anlatıcısı 14 yaşında bir kız çocuğu. Babasını öldürenleri bulmak için önce adalete sonrada iz sürücüye güvenen küçük bir fırlama kendisi. Tekin olmayan Kızılderili topraklarına doğru yol alan bu üçlünün hem birbirlerini kollayan hem de birbirlerine güvensiz halleri film boyunca devam ediyor, sonlara doğru topluyor… Biz pek bilmesek de etkisinde olmasak da True Grit, hem çok satan bir edebiyat klasiğine dönüşmüş hem de yıllarca okullarda okutulmuş. Hatta 1969 yılında başrolünü John Wayne’in oynadığı bir film bile yapıldı, şimdi de kardeşler bu bize pek ulaşmayan etkiden bir film yaptılar, Oscar’a aday oldular, en iyi erkek oyuncuda da adaylar. Ben Oscar adaylığı etkisi alamadım filmden, biraz şişirmece gibi geldi, olayı yollarda geçen bir film olması, klasik western tadını vermesi ama sonunda koca bir tatminsizlik kalıyor içinizde! Filmin kendi içinde soğuk bir mizahı var, Kızılderili çocuklara olan davranışıyla sempati kazanmaya çalışmasını ise pek algılayamadım ama dediğim gibi kardeşlerden daha farklı bir film bekliyor insan…

Ya Sonra
Türkücü yönetmenler furyasının başını çeken Mahsun Kırmızgül, ki bunun miladı aslında İbrahim Tatlıses’tir. Şimdi de Özcan Deniz aynı yola girdi. Oyunculukla başlayan milat yönetmenlikle ayrı bir noktaya taşınıyor. Ama ikisinin tarzı da apayrı, Mahsun Kırmızıgül daha politik bir platform seçerken Özcan Deniz şehir hikayesinden, daha modernize bakmayı seçmiş hayata kamera arkasından. Amerikan filmlerinde aileyi koruyan, aileyi korumak için bütün başka değerleri un ufak eden filmlere kızarız ya Deniz’de hemen hemen aynı yolun yolcusu. Ama bunu bilerek ya da bilmeyerek daha başka bir yola sokmayı başarmış diyebiliriz… Şimdilerde moda olan;  seven ama çeşitli nedenlerle kavuşamayan insanlar. Buradaki ayrılık hali de iki tarafın birbirini anlamaması, beklentilerin hayatın önüne geçmesi vs… Özcan Deniz filminden sosyal mesajları da esirgememiş otistik çocukları ve barınaktaki yalnız hayvanları taşımış filminin damar noktalarına! Adem ve Didem’in aşkının etrafını çevreleyen bir sürü yan karakter var, iki tarafında akıl hocası olan, zor anlarında yanlarında biten kankaları… Zaten Türk filmlerinde ana karakterden yanlara doğru genişleme olmazsa olmaz bir hal, olaylar onlara doğru ivme kaybediyor, her şey ana karakterler etrafında dönüyor ama Deniz, onlara da en azından bir hikaye katmayı başarmış! Deniz Çakır ve Özcan Deniz başrolde, mutsuz giden evliliklerine can ve heyecan katmak için kısacık bir mola veren insanların hikayesi de diyebiliriz kısaca… Evlilik tazelemek isteyenlere duyurulur! Şehirli aşklar zamanı şimdi! Yönetmenlerin (Türk sinemasının genel sorunlarından biri) seyircinin teknik beklentisine yönelik bir şey yapmama hali burada da var, sanatsal, tasarlanmış, uğraşılmış birkaç kare olsaydı en azından seyri daha anlamlı olurdu. Zayıf senaryolar zayıf teknikle birleşince ortaya iyice zayıf işler çıkıyor!

Siyah Kuğu / Black Swan
Oscar’ın güçlü adaylarından biri ama o noktaya gelene kadar hemen hemen bütün ödülleri sildi süpürdü, özelikle de başrol oyuncusu Natalie Portman. Siyah Kuğu psikolojik bir değişim sürecini anlatıyor, o yüzden yönetmenin 2000 yılında çektiği Requiem for a Dream’e benziyor tarz olarak… Ama filmin bu kadar harika sıçramaları içinde çok klişe yanları da yok değil. Aslında film çok bildik bir konudan Kuğu balesinden giriş yapıyor olaya. Karakterimiz Nina pamuklara sarılı bir biçimde büyütülmüş, asla siyahlık belirtisi göstermeyen bembeyaz, tepkisiz, yumuşacık bir kızcağız. Kuğu Gölü’nün hem siyah hem de beyaz kuğusu olacak bir balerin aranır, Nina harika bir beyazdır ama siyaha geçişi mümkün değildir bir türlü. Karanlık tarafı olmayan Nina, yavaş yavaş bir değişim içine girmeye başlar, rakibi olan dansçıyla hayatın dip noktalarına sürüklenir ve içinde sakladığı her şey yavaş yavaş patlamaya başlar. O değişimi vermesi açısından gayet başarılı bulduğu film, gerilimi tırmandırırken klasik yöntemleri tercih ediyor, bunun takdirini sizlere bırakıyorum. Nina’yı karanlık tarafa çeken etkenlerin lezbiyen ilişki, uyuşturucu, bar ortamı, rahat bir rakip ve mastürbasyon olması çok yaratıcı değil ama sürekli bir yükseliş hali iyi geliyor insana! Finalde ise olay iyice patlıyor, ama beklenilen şekilde! Nina herkeste olan  iyi ve kötüyü barındıran bir kız. Bunların ne şekilde ortaya çıkacağı belirsiz, hatta zaman zaman çıkmaz bile Siyah Kuğu bu değişimi anlatmaya çalışıyor, yönetmen birçok filmine göre gayet iyi bir atak yapmış oluyor böylece! Sonuçta her halükarda izlenmeli, dansın duygulara hükmeden gücüne şöyle bir bakılmalı!  

İlk yorum yapan olun

Bir Cevap Yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.