Vizyonda sekiz yeni film (29 Nisan)

Bu hafta sekiz yeni film var. Pina 3D, Wim Wenders’in Pina Bausch için yaptığı bir film, Zefir minimal slasher hatta Tarkovsi gibi başla Haneke gibi bitir tarzı. Beni Asla Bırakma, başkaları için yaşama hali. Hızlı ve Öfkeli 5: Rio Soygunu ortalığı birbirine katıyor, Thor ise yukarıdan kopup gelen bir karizma üstüne kurulu! Tehlikeli Tutkular gençlik ne halde dedirtiyor, İçimdeki Yangın savaşa lanet okumamız gerektiğini bir kez daha hatırlatıyor. Panda: Sihirli Yol haftanın animasyonu. İyi Seyirler

Banu Bozdemir

İçimdeki Yangın / Incendies
Uzun zamandır bu kadar matematiksel ilerleyen ama bir yandan da duygu harmanı olan bir film izlememiştim. Çarptı yani! Sizi de çarpar umarım. Nawal Marwan ölür. Çocuklarını yalnız bırakmış, tuhaf, sessiz ve yorgun bir kadın olarak… Çok güvendiği ve sekreterliğini yaptığı noterine bir vasiyet bırakır. Bu vasiyet onun ikiz çocukları Jeanne ve Simon’u ortadoğuya, annelerinin geçmişine ve müthiş bir trajediye götürecek yolun başlangıcıdır. Polytechnique’in yönetmeni Denis Villeneuve tarafından Wajdi Mouawad’ın ünlü oyunundan sinemaya uyarlanan, bu yılın “En iyi Yabancı film” dalında Oscar adayı da olan bu film aynı zamanda yürek burkucu bir trajedi. Yönetmen Denis Villeneuve sadece çok gerçekçi setler oluşturup bunlara kameraya çekmekle kalmamış, hikayesini de bir nakış gibi işlemiş. Seyircisini Marwan’ın ikizleri gibi konuşlandıran film, hikaye açıldıkça cevaplanan her sorunun yerine daha büyüğünü koyarak finale kadar giden ve yükselen bir meraklı izleme sağlıyor. Nefret ve aşk duygularının birbirine karışması ve diğerini beslemesini dert edinen güçlü bir hikayenin, 130 dakikalık süresinin tek bir anını bile boşa harcamayan saf bir sinema örneği…Diyeceğim o ki, artık çok az filmi sinemada izlemeniz gereken zamanlarda yaşıyoruz. Bizi yüzlere kişi ile birlikte karanlık bir salonda 130 dakika boyunca kendisine baktıracak bir pelikül yığınının gerçekten söyleyecek çok sözü olması, kalbimizde ve beynimizde bir yerlere dokunması gerekiyor. Incendies / İçimdeki Yangın, işte tam da öyle bir film… Film boyunca boğazınızda bir kocaman bir yumruk oluşacak ama sonunuz ne olur bilinmez. Sadece kaçırmayın!

Pina 3D
Pina Bausch’u canlı canlı izleyen şanslı azınlıktanım sanırım. Atatürk Kültür Merkezi’nde kırmızı güllerin içinde gerçekleşen dansı izlediğimde ayaklarım yerden kesilerek gitmiştim eve. Sonra Pina Bausch benim dansçılarımdan biri oldu. Aslında Almanya doğumlu ama bana tarzıyla hep İspanyolları anımsattı, mizah ve hüzün eşdeğer onun danslarında. Hatta Almodovar’ın Konuş Onunla filmine bile ilham olmuştu onun danslarının bu yanı. 2009’da hayata veda etti ama dansı hala devem diyor, onun muhteşem dansçıları o farklı, ayrıksı ve içinde gevrek bir mizah bulunan bu dansı devam ettiriyor. Bu film Pina Bausch için ünlü yönetmen Wim Wenders tarafından çekilmiş. Üç boyutlu, gözlerimizin önünde uçuşan insanlar, ona saygı duruşu kıvamında hünerlerini gösteriyor… Dansçılar istedikleri zaman çok deforme istedikleri zaman çok bakımlı, bu da ilginç bir değişim Bausch dansçıları için. Bir dansçının her daim fit olmasının da değişik bir gösterisi. Bedensel ve görsel olarak büyüleyici bir keşif yolculuğuna çıkıyoruz… Bizi efsanevi topluluğun sahnedeki yeni boyutuna davet eden Pina, ayrıca dansçıları sahnenin dışında, otuz beş yıldan uzun süre Pina Bausch’un yaratıcılığının yuvası ve merkezi olan Wuppertal şehrinde ve onu kuşatan endüstriyel peyzajda takip ediyor. Gözlükleri takıp keyifli bir dünyanın içine düşmek isteyenler kaçırmasın! Hem Pina’yı tanımak, hem de onu bir kez daha anmak için…

Zefir
Zefir yine beni arada bırakan filmlerden. Bir yandan fonda Karadeniz’in olması ve Karadeniz’e farklı ve değişik bir anlam yüklenmesi, bir yandan da nefret ve şiddet duygusunun bu topraklardan çıkıp gelmesinin ben de yarattığı acizlik! Film minimal başlayan halini Tarkovski’ye adarken sonunu bir Haneke havasında bağlıyor ve gözümüzde minimal slasher havası kazanıyor. Böyle bir tanımlama yok elbet ama bizden ancak bu kadar çıkıyor işte!  Bu film, tepeden tırnağa, kaybetme korkusuna dair. Zaman duruyor ve ölüme ait bir ritüel hayat buluyor. Aslında film bize başlarda doğanın saklama kabiliyetine ilişkin çok güzel ipuçları sunuyor. Biz doğaya olan duygusal bakışımızı bozamadığımız bize atılan oltayı o an farketmiyoruz… Kızını bırakıp kendisini başka bir doğaya adamaya kararlı bir anne var karşımızda, anne kız arasındaki didişme kimi zaman sakin, duygusal kimi zaman da duygusuz ve acıtıcı ilerliyor… Zefir, bir belgesel özeninde çekilmiş, son dönem Türk sinemasının bildik kalıplarından esinlenmiş, ama Türk Sineması’nda pek kurcalanmayan anne-kız ilişkisini kurgulamış ve şok bir finali tercih etmiş farklı ve özgün bir seyirlik. Kısa filmlerinden tanıdığımız Belma Baş’ın ik uzun metrajlı filmini izleyerek sevgisizliğe ilişkin yeni bir şeyler deneyimlemek mümkün!

Beni Asla Bırakma / Never Let Me Go
Uluslararası beğeni kazanan usta yazar Kazuo Ishiguro’nun romanından uyarlanan hikaye izole bir İngiliz yatılı okulunun aldatıcı derecedeki sade ortamında geçiyor fakat bu sadeliğin ortasında aşk, ihanet, umut, özveri, fanilik ve kader etrafında örülen engin ve derin, duygusal bir hikaye sunuyor.
İlk basımı 2005’te yapıldığında, Ishiguro’nun sıkı ve unutulmaz romanı birçok eleştirmen tarafından yüzyılın en iyileri listelerine seçildi. İnsanların klonlandığı, merak uyandıran ve şaşırtıcı bir dünya portresi ile, üç çocukluk arkadaşı arasında geçen  içsel, girift bir aşk üçgeni de betimleniyordu. Böylesine daimi bir etki yaratan bir hikaye aşikar biçimde sinemaya uyarlanmaya çok uygundu. Bunu başaran da İngiliz senarist ve roman yazarı Alex Garland’ın ki kendisi 28 Gün Sonra ve Sunshine filminin de senaristi, yönetmeni ise edebi dünyasıyla görsel sanatlarda ve Amerikan film dünyasında yükselen yönetmen Mark Romanek olmuş.  Hikayeye Ishiguro’nun da yaptığı gibi, bilimkurgudan ziyade insani bir kırılganlık düzleminde yaklaşmışlar. Kaderci bir yanlarının olması, belli bir sakinlik içinde bulunmaları onları bizim gözümüzde duygusal ama ezici bir çizgiye taşıyor.

Hızlı ve Öfkeli 5: Rio Soygunu / Fast & Furious Five – Fast Five
Hızlı ve Öfkeli hayatımıza gireli epey oldu. Bebek yüzlü, fazlaca fırlama olamayan Brian’ın içindeki zengin öfkesini dindirmek için direksiyona saldırdığı bir filmdi ilki. Aradan geçen yıllarda bu filmle ilgili aklımda isminden ve bebek yüzlü Brian’dan başka bir şey kalmaması da bu filmlerin sabun köpüğü haline bir kez daha dikkat çekiyor. Beşinciyi izlerken hatırladığım şeyler de oldu elbet. Mesela bir ekibi toplama hali var gibiydi. Ama as elemanlar Vin Diesel ve Paul Walker ekibin başı yine. Bu kez ekibimiz suç, para, yoksulluk ve erotizm kokan Rio’dalar. İşledikleri suçları toplamı, oradaki suçlara denk düşmüyor ne yazık ki! Ve Rio’daki İsa heykeli bir kez daha döndü tüm kocamanlığıyla perdede. Bu aralar Rio bir film set olmuş da haberimiz yok. O karmaşa, o erotizm, o bölünmüşlük daha da ilginç kılıyor orayı belli ki! Filmin konusu Rio’da dağıtmış diyebiliriz, zira her şey yerle bir oldu, Amerikalı polis bile bizim hızlı ve öfkelilerin yanında yer aldı. Her şey uyuşturucu tüccarını yerle bir etmek içindi. Uzadıkça uzayan aksiyon sinirlerimizi bozsa da, ekipten kimsenin burnunun kanamaması bize derin bir oh çektirdi. Şehrin sokaklarında sürüklene kocaman kasa iştahımızı kabartmadı değil… Sonuçta suçlulara hadleri bildirildi, bu uğurda Amerikalı ajanlar bile saf değiştirdi, hız ve öfke bir kez daha kazandı! Bu arada Michelle Rodriguez ilk ve dördüncü bölümde vardı, onu da bu bölümde anmakla yetinmişler ama bir sonrası için de zemin hazırlamışlar ayrıca… Yani altıncı da geliyor galiba, bakalım bu kez hangi ülkeyi birbirine katacaklar!

Thor
Thor da bir çizgi roman uyarlaması. Thor’un dünyaya inmesi bir nevi bir Tanrı yaratıp, onu aşağıya, insanların içine çekmekle eşdeğer tutuluyor.  Zaten Thor ve babasından sonraki Asgard Kralı olması arasında duran da bu kararlı ve dik kafalı yapısı. Sağlam bir fizik ve bir mücadelede elde edilen başarı, prensi halkına liderlik etmeye hazırlamak için yeterli değil – öfke patlamaları, öngörüsüz kararlar, fevri hareketler, tüm bunların hepsi bir kralın düşüşünün yolunu hazırlıyor. Bunlar, ortada bir taç taşımanın ağırlığı olmadan da insanın kendi kendini yok etmesine sebep olan şeyler. Film o kadar orta bir yol yaratıyor ki, yani bu tanrılar bazındaki hikayeyi o kadar fazla bizim aramıza sokuyor ki filmin esprili havasında eskiden gelen bir kahramanı izlediğimizi unutuyoruz. Filmin yönetmeni Kenneth Branagh olunca, Ölümcül Oyun gibi psikolojik ve manyak bir gerilime imza atınca Thor’dan da beklentiniz artıyor tabii. Üç boyutlu izlediğimiz Thor ikincisine dönük bir sonlama yapıyor ve genel seyirciyi tam on ikiden vurmayı başarıyor. Başroldeki Chris Hemsworth Türk seyirci için tam bir Kıvanç Tatlıtuğ. Sempati duymamak imkansız, Natalie Portman bu aralar rolden role koşuyor bu kez kafayı deneylerle bozmuş bir bilim kadını rolünde. O yüzden gözleminin ortasına pat diye düşen Thor’a karşı hisleri pek bir yavaş ilerliyor. Yaşlanmayan oyuncu Anthony Hopkins’i Odin rolünde izlemek de bir hayli keyifliydi. Bence Thor’a büyük beklentilerle gitmeyin ve bırakın kendinizi çizgi romanlar hayat bulsun!

Tehlikeli Tutkular / Cherrybomb
İzlerken Gus Van Sant sinemasına ne kadar benzediğini düşündüm, sonra da Gus Vant’ı düşündüm. Bir süredir ortalarda yok sanki. En son Milk’i çekmişti. Onun gençlerin dünyasına farklı yaklaşımı, ya da farklı dünyaları olan gençlerin dünyası eğilmesi elbette benim bu filmden Sant etkisi almam. Tehlikeli Tutkular kayıp hayatlar üzerine eğiliyor. Gençlik ateşini yakamayan, sorunlu ailelerin çocuklarından oluşan küçük bir grup üzerinden büyük bir soruna, geçlerin kopuk ve apolitik olmalarına eğiliyor. Bir kız karşısında mest olan iki arkadaş… Birisi daha kopuk ve alaycı, diğeri birazı daha gerçekçi takılmaya çalışıyor. Ama film sonunda bir şeyler olacak duygusuna karşı bizi hazırlıyor. Sonuçta bu tarz filmlerin yolundan gidiyor ve sonunda bir patlamayla sonlanıyor… Yani bu insanların kendine gelmesi için bir şey olması gerekiyor, o da oluyor. Harry Potter’ın sarı delikanlısı Rupert Grint başrolde ve filmin en büyük kozu. Grint’in fan kulüpleri filmin kampanyası için gece gündüz çabalamış…

Panda: Sihirli Yol /Way Of The Panda – The Prodigy
İlk filmde, karekterlerimiz, kahramanımız, KG ve onun efendisi Panda. KG Prens Po’ya aşık olur. Birbirlerini harika müzik eşliğinde karşıdaki köprüden seslenirler ve KG Prens ile kirazların açtığı bahcede tanışır. Aynı gece Joy Joy Tavernada bulusşmayı kararlaştırırlar. Tavernada Panda’nın da davul eşliğiyle Po lute, KG ise flütünü çalar. Kalabalık büyük bir neşe içinde onlara eşlik eder. Eğlenceli dakikaları Po’nun İmparator babası ve askerlerinin mekâna gelmesiyle son bulur. İmparator baba Prens’i bundan men eder ve partyi iptal eder ve oğlunu evine yollar. Sonraki gün, KG Prens Po ile buluşmak için tekrar kirazli bahçeye gider. Birbirlerine olan sevgilerini yeniden alevlendirmek üzereylerken birden bire ortaya çıkan beklenmeyen durum onların hayatını sonsuza kadar değiştirir.

İlk yorum yapan olun

Bir Cevap Yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.