Vizyonda üç yeni film…

Bu hafta vizyonda üç yeni film var. Başlangıç / Inception Christopher Nolan’ın farklı dünyasında dolanıyor ve rüya içinde rüya kavramıyla bizi fazlasıyla içine çekiyor. Yepyeni Bir Hayat sakin bir anlatımla bir yetimhanenin kapılarını aralıyor ve acılı küçük yüreklere uzanıyor. Anneler ve Kızları keşismeyen hayatların acılarını farklı bir biçimde örüyor içimizde. İyi seyirler.

Banu BOZDEMİR

Başlangıç / Inception
Uzun yıllardan beri şöyle nitelikli bir bilimkurgu izlemedim diyorsanız, bilim kurgu aksiyon sinemasına son dönemin popüler hikaye anlatıcısı Christopher Nolan’dan güçlü bir dokunuş; The Inception…Aslında çok da yeni olmayan rüya içinde rüya fikrinin, 60’ların “ekip” filmlerinin ya da 70’lerin büyük soygun filmlerinin ruhuna sahip bir hikayede demlenmesinden ve kusursuz bir zanaatla sunulmasından dolayı The Inception izleyen herkesi heyecanlandıracak ve yaz sıcağında keyifli biraz da beyin açıcı bir 2.5 saat geçirmenize yol açacak bir film… Başarılı bir castinge sahip yapımda, Leonardo Di Caprio artık iyice oturmuş fiziğiyle bebek yüzlü karakter oyuncusu olma lanetinden sıyrılmışcasına güçlü bir oyunculuk sergiliyor. Bir önceki filmi olan Zindan Adası’nda da benzer bir rolde oynaması da bu etkiyi güçlendirmiş olabilir. Ayrıca görünen o ki Christopher Nolan kendi kurduğu dünyaları anlatmakta daha başarılı. Batman filmlerinin dokusunu elinden geldiğince değiştirmesine rağmen yine de bir şablona bağlı kalan yönetmen bu rüya dünyasını yaratırken kendini daha özgür hissetmiş olmalı. Filmin kahramanlarının rüya katmanlarında daha da alta giderken olay kurgusunun karmaşıklaştığı ve takip etmenin bir miktar zorlaştığı film finale doğru anlatımını tekrar basitleştirerek seyricinin salondan tam bir tatmin duygusuyla ayrılmasına yol açıyor. Hans Zimmer Gladyatör’den bu yana en iyi film müziklerine imza atıp filmin atmosferine on numara bir giriş yapıyor…

Yepyeni Bir Hayat / A Brand New Life
A Brand New Life / Yepyeni Bir Hayat, yetimhanede geçen filmlerin kapılarını aralamamı sağladı. Onu dosya olarak ayrı bir yazıda sunuyorum sizlere… Filmler evlatlık sendromundan, yetimhanede geçen, yalnızlık duygusundan, korkuya ve geçmişle hesaplaşmaya hatta yalnız olmanın getirdiği halüsinasyon ve fantastik ortam kurmaya kadar her konuya el atıyor… Yepyeni Bir Hayat, babasının kendisini bıraktığı yetimhanede hayata tutunmaya çalışan dokuz yaşındaki Jin-Hee’yi anlatıyor… Dingin bir anlatımı seçen yönetmen filmin duygusuyla ‘evlatlık sendromuna’ en yalın ve acıklı haliyle bakmaya çalışıyor. Filmin Kore ve Fransız ortak yapımı olduğunu ekleyelim, zira Kore yapımı olmasının artılarını saymaya gerek yok. Özellikle İspanyol ‘yetim’ filmlerine baktığımızda fantastik ve korku öğeleriyle fazlaca bezendiğini görüyoruz. Yetim olmanın kişiliğe bir bozukluk olarak yansıyan yanını da Hannibal ve Omen’in küçük Damien’ini anarak örnekleyebiliriz. Bu anlamda Yepyeni Bir Hayat çok klasik ve dingin kalıyor. Canımızı acıtacak denli gerçek ve yalın. Zaten yönetmen Lecomte’un kendi anılarının da filmin içine karıştığını öğreniyoruz. Jin-hee babasının kendisini yetimhaneye bırakıp gittiğine inanamadığı için bir süre ortama uyum sağlamakta direnir. Her yaştan kız çocuklarının rahibeler tarafından yetiştirildiği yetimhanede yönetmen bazı ara hikayeler yaratmayı da ihmal etmiyor, bunların kaynağını da yalnızlık ve yetimlik üzerinden kuruyor. Jin-hee gerçekleri sonuna kadar kabul etmeyen, inatçı bir kız çocuğu. Her kozu kullanıyor içinde dindiremediği isyan için, hatta küçücük aklı acıdan kendini öldürmeyi bile deniyor. Filmin neredeyse tamamı yetimhane ortamında geçiyor, dingin bir anlatımı seçen yönetmen hayatın içinden her duyguyu insanlar üzerinden yaymayı seçiyor. Ödülleri toplayan film, yetimhaneye mantığına uygun bir halde son buluyor ama sade oyunculuğuyla içimizi burkan Sae Ron Kim akıllara kazınıyor…

Anneler ve Kızları / Mother and Child
Film isiminden de anlaşıldığı üzere anneler ve kızlar hakkında. Kavuşamayan, bir kuşak oluşturamayan, kayıpların ve bulamayışların acısıyla katmerlenmiş bir film. Karen terapist ve ellili yaşlarda agresif bir kadın, annesiyle oturuyor ve hayatın açmazlarında kendi kavruk hikayesini yaşıyor. Onun bu tavırlarının altında elbette henüz onyedi yaşında doğurduğu ama evlatlık vermek zorunda kaldığı ve o günden bu güne hiç görmediği kızının acısı var. Ve karşı cinse duyduğu öfkenin tortuları…
Elizabeth ise iş tecrübesini hayranlık boyutunda gözümüze sokan, kendinden emin bir avukat, hayatın taşlı yollarını kendi kendine kat etmiş güçlü, güzel ve genç bir kadın. Kendinden bir hayli büyük yeni patronu Paul’le yakınlaşmaları, ona sahip olma özgüveni Elizabeth’i bizim gözümüzde de ister istemez yüceltir… Ama bu ‘üste’ çıkma çabalarının altında yatan şeyin acı, tatminsizlik ve güvensizlik olduğunu anlmamamız uzun sürmez. Bu yıllarca acılarla perçinlenmiş anne kız birbirlerini aramaya karar verirler ve aynı zaman diliminde karşı ataklara geçerler. Bir kıvılcım ikisinin de içindeki alevi ateşler adeta. Bu arada hikayenin başka yanında Lucy ve ve kocası evlat edinme çabasındalar… Bu bir kavuşamadan kesişme hikayesi, gayet güzel ve akıcı bir dram… Yönetmen Rodrigo Garcia’nın filmlerinden biri olan yine bir kesişme hikayesi Utopia ile benzerlikler gösterdiğini ama son filmi Passenger’in bir hayli üstüne çıktığını söyleyebiliriz. Filmi bir kadın filmi olarak atfedebiliriz, erkeklerin yardımcı güç olarak bu acılı ve güçlü duruşa eşlik ettiklerini belirtebiliriz. Tabii zaman zaman filmin rotası şaşıyor, acının harmanı olan Elizabeth etik değerleri de iplemeden dalıyor mevzuya, komşunun kocasına meylediyor, acıdandır diyoruz ama rahatlık hacmine de azıcık afallıyoruz. Naomi Watts Elizabeth rolünde pek güzel döktürürken kadroya as eleman olarak dalan Annette Bening ve Samuel L. Jackson filmi daha da şenlendiriyor..

İlk yorum yapan olun

Bir Cevap Yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.