Vizyonda yedi film (1 Ekim)


Bu hafta vizyonda yedi yeni film var. İyi Yürek hayatın bizi taşıdığı yerlerle ilgili derin ve komik bir film. Yedek Polisler epey güldürecek. Harbi Define haftanın yerlisi olarak  pek kötü bir şekilde define  peşinde. Kavşak, karşılaşmaların, ayrışmaların minimal hikayesi ve bir diğer yerli. Cehennem korkulu bir 3D ve yerli… Baykuş Krallığı Efsanesi baykuşların farklı dünyasına eğilmek isteyenler için. Kako si, Türkçe anlamıyla nasılsın diye soruyor sinemaya ve sonrasında filmi izleyen seyircilere… İyi Seyirler…

Banu Bozdemir

İyi Yürek / The Good Heart

İşte tam benlik diyebileceğiniz bir film daha… İzlandalı yönetmen Dagur Kari henüz 1973 doğumlu, filmografisinin üçüncü filminde trajedinin içinden havaya saçtığı mizahla tam da budur işte dedirtiyor… Ama başından kurduğu duygusal ilişkilerin açıklığını yakalayan bazı seyirciler sonunu tahmin edebiliyor, ama bu bile filmin dozunu zerre kadar etkilemiyor. Genelde hayatın renkli ama tutunamamış ki Tutunamayanlar diye bir filmi de var bu arada yönetmenin, tiplerini ele alıyor. İyi Yürek, iki tane umutsuz yüreği bir araya getiriyor. Lucas evsiz bir genç adam ve kendini hayvan sanıyor. Bu o kadar kötü bir şey değil aslında, ama bütün hayat aymazlığı içinde intihar ediyor. Hayata tekme sallayan, habire kalp krizi geçirip duran ama sigara ve içkiden vazgeçmeyen bar sahibi Jacgues de diğer kaybedenimiz. Bu iki aykırı varlığın buluşması da hayli bir farklı oluyor, bir bar ortamında, müdavim ruhuna da eğilerek (Siyah – Beyaz’a gönderme yani bana göre ), iki farklı karakterin eğilip bükülerek birbirine uygun hale gelmeye çalışmasının hikayesi…  Erkek ortamına kadın girerse düzenin bozulacağının, en sert karakterlerin gün gelip yumuşayacağının altını o kadar komik çiziyor ki, sonunda gerçekten de bir trajedi bekler hale geliyorsunuz. Adana’da izlediğim Ördek Geçişi / Duck Crossing adlı belgesel geldi gözlerimin önüne bir de. Filmlerde kullanılan ördekleri anlatıyordu ve burada da filmin önemli bir karakteri ördek… Bence bu harika diyalogları olan, başarılı oyunculuklarla daha da keyiflenen, tuhaf insanların dünyasında geçen filmi mutlaka izleyin derim… Hayatın bağlantıları konusundan her konuya açılım yapan bir film…

Yedek Polisler / The Other Guys
Bütün dedektif  hikayeleri, özellikle de komik ve hareketliyse tutuyor hatta devamları geliyor, ikili halinde turluyorlar beyazperdede. Bad Boys, Rush Hour, Man in Black, Beşikten Mezara bu tarz filmler. Sakarlık, komedi, karizmatik dedektif tiplemeleriyle dalga geçiş ve bir yandan da kendini ispat halleri bu tarz filmlerin dayanak noktaları. Yedek Polisler baştan aşağı komedi, her şeyin komedisini yapmaya soyunuyor ve bunu hiç de fena yapmıyor. Filmin başında sükse yapan dedektif Danson ve Highsmith, üç kuruşluk bir uyuşturucu operasyonu için onlarla aksiyon yaparlar, ortalığı birbirine katıp, yine de en iyi dedektif mertebesine uzanırlar. Gamble ve Hoitz ise patlama yapmak isteyen ama gerekli ortamı bulamayan arka plan ajanları… Aslında Gamble bilgisayarının başında mutlu ama Hoitz hayatının olayını beklemekte. Bu iki aykırı adamdan bir ikili yaratmaya kalkınca işler sarpa sarıyor. Aralarındaki çatışmadan iyi bir komedi ortaya çıkıyor. Will Ferrell özellikle ‘ballı adam’ rolüyle partnerini ve bizi şaşırtıyor. Inception’ı tahtından ettiği söylenen bu komediyi kaçırmayın, olayları kontrol edemeseniz bile filmin içindeki komediye odaklanın… Sakar ve yedek polislerin uç noktalarını görün, eğlenin…

Harbi Define
Hani eski filmleri anmanın da bir tarzı bir adabı olmalı. Artık bazı Türk filmleri hakkında kötü şeyler yazmaktan ben bıktım. Ama bakıyoruz ki sektörde değişen bir şey yok. Onlar kötü film çekmekten bıkmadı. Komedi çekmenin seyirciyi çeken bir tarafı olsa da, bıktıran bir tarafı olduğu da kabul edilmeli artık. Bir hazine, dört kardeş, bir köy ortamı, bel altı ve kötü espriler formülü yemiyor artık. Hadi filme birazcık farklılık katılmış diyelim (aşık ve gitarcı atışması), üçkağıtçı hoca tiplemesini bu ülkenin dram ve komedi filmlerinde aynı biçimde görmekten gına geldi artık. Artık bir üst kurul devreye konulmalı ve biz sinema yazarlarının kötü filmlerin ilk gözü olma fikri ortadan kaldırılmalı… Komedi filmlerinin hepsinde oynamak zorundalarmış gibi karşımıza çıkan ekip de dağıtılmalı bir an önce… Kötü filmden zevk alma olayını bile yok etti bu kötünün kötüsü filmler.

Kavşak
Selim Demirdelen ilk yönetmenlik denemesini Anlat İstanbul’da Külkedisi bölümünü çekerek yapmıştı.  O yüzden Kavşak için ikinci filmi demek daha doğru olacak. Aynı zamanda müzisyen olan ve filmin müziklerine de imza atan ve hatta Altın Koza’da en iyi müzik ödülünü kazanan Selim Demirdelen Kavşak’ın senaryosuna da imza atmış. ( Film bu arada en iyi yönetmen, en iyi kadın oyuncu ve en iyi filmi paylaştı, Umut Kurt Umut Vaat Eden Erkek Oyuncu ödülünü aldı.) Altın Koza’nın vizyon yüzü görmeyen tek filmi olduğu için gözler fazlaca onun üzerindeydi… Çok minimal ve durağan bir anlatımı var filmin. Filmin iki kahramanı kadın ve erkek sırlarıyla filme dahil oldular. Şirketin muhasebecisi de başka sırlar içinde. Onu da üçüncü şahıs olarak filme katabiliriz. Alacakaranlık kuşağı filmi yine, kısa olsa bünyemizde çok daha yer tutacakken, yönetmenin seyirciden fazlaca müneccim tavrı beklemesi, kahramanlarına fazlaca kuşku efekti katması, değişimleri o yavaşlık içinde ani manevralarla vermesi biraz kuşkulu bakmamı sağladı filme. Ama yine de dikkatlerden bakmayacak denli başarılı… Özellikle Güven Kıraç, Altın Koza’da en iyi erkek oyuncuya uzanabilirdi ama olmadı. Kavşak haftanın yerlisi olarak ilgi çekecek bir yapım, Selim Demirdelen daha çok film çekmesi gereken bir yönetmen…

Cehennem
Biray Dalkıran korku sinemasında denemeler yapmaya devam ediyor. Bu kez üç boyutlu korkunun peşinde olan Dalkıran korkuyu intikam öyküleriyle süslüyor. Filme basın gösterimi yapılmadığı için hepimiz basın bülteniyle yetiniyoruz…Yıllar önce engelli çocuklarından utanarak onu sahibi oldukları fabrikada öldüren karı-koca ve ailesinden intikam almak için, kurbanlar seçip onları arayan küçük bir çocuk… Aşık olup evlenen ancak maddi olarak istediği seviyede yaşayamayınca kocasını boşamak isteyen ve onu ünlü bir mankenle aldatan bir kadın… Karısına ve aşklarına tüm saf yüreğiyle inanan, boşanmak istemeyen, sorunların çözüleceğini düşünen fotoğrafçı bir koca… İntikam…. Ve insanın derisini kavuran Sekar. Karısını aynı zamanda asistanı olarak kullanan fotoğrafçı, bir moda çekimi için eski bir mum fabrikasına gider. Gelişen olaylar, duvarlarda kendi kendine beliren mesajlar, çıkan yangınlar, vahşice öldürülen insanlar ile hikaye gelişir ve bilinmeyen sürpriz bir sonuca ilerler…

Baykuş Krallığı Efsanesi / Legend of the Guardians
Baykuşlara olan özel ilgim üniversite öğrencisi olduğum yıllarda Sadık Hidayet’in Kör Baykuş kitabını almamla başladı. Kitabın bir baykuşla ilgisi yoktu ama benim hayatımda bir baykuş olgusu aldı başını gitti. O yüzden Baykuş Krallığı Efsanesi’ne kendimce fazla bir anlam yükledim. Zack Snyder fazlaca karanlık filmlerin etkisinde kalmış olmalı ki, Kathryn Lasky’nin fantastik ve bir o kadar da savaşçı romanına el atmış ve nedense animasyonu aşan bir filme imza atmış. 300 Spartalı’yla benzeşen ama Watchmen’in harika dünyasının yanından bile geçmeyen bu animasyon üstüne üstlük Türkçe dublajlı olunca iyice enerji düşürücü bir kıvamda seyrediyor… Baykuşlar dünyası iyiler ve kötüler olmak üzere ikiye ayrılmış durumda. Filmde kullanılan Ari ırk takıntısını Nazilerin ve  saf ırk yaratma derdinde olanların üstün ırk anlayışıyla özdeşleştirirsek aslında gayet hümanist bir filmle karşı karşıyayız… Kardeşler arası ayrışma, kötülerle iyilerin çatışması, birlik ve beraberlik duygularının tavan yapması, destansı hikayelerin hayat bulması gibi klasik gidişat filmin tamamına pek bir etki katmıyor. Ama bugüne kadar beyazperdede pek kullanılmayan baykuşların dünyasına dalmak için güzel bir olanak…

Kako Si? / Nasılsın
Ankara Film Festivali’nde izlediğim Kako Si (Nasılsın)? bir ilk film. Yönetmeni Özlem Akaovalıgil’in hareketli ruhundan çıkan bu film öncesinde belgesel olarak tasarlanıyor, ama sonrasında bir sinema filmine dönüşüyor. Son yıllarda dokü-drama tarzına uyum gösteren film öncelikle bir yol filmi… Türkiye’den Bosna’ya, doğulan, terk edilen topraklara uzanan bir yolculuk hali. Akovaligil’in yönetmen olmak için bir film çekmenin formülünü, filmin her şeyini sırtlanarak bulmuş ama büyük bir ayrıntıyı da gözden kaçırmış. Yollara düşme halinin muhteşem görselliğini filmin arka planında bırakmış. Filmde herkes bir şeyleri bulmak için Türkiye’den kaçmakta. Bu işin esprisi olsa da cennet burası değil, cennet batıda her zaman olduğu gibi… Yaşlı kadın topraklarına ulaşmaya çalışırken, herkesin dertleri ortak olur bir anda. Bir süre sonra hayatlar üzerine iddialaşma yarışına dönüşüyor film, yoğun konuşmalarla desteklenen filmde doğuda askerlik yapma psikolojisi de gelip yerleşiyor bu kırık dökük ülkeye… Aslında başlangıç fikri olarak çok güzel olan, yollarda dağılan ve sonrasında pek de fazla toplanamayan film olmuş Kako Si? Ama yönetmenlik bir yerden başlamalıysa eğer Akovalıgil kendince doğru bir yerden başlamış, yakınına yöresine bakmış… Başrolde annesi, Mesut Akusta ve Deniz Çakır var… Yollarda olmanın keyfini daha fazla yaşatabilseydi keşke bize…

İlk yorum yapan olun

Bir Cevap Yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.