Vizyonda yedi yeni film (17 Eylül)


Bu hafta vizyonda yedi yeni film var. Paris’te Son Konser müzik ve mizahın iyi bir harmanı. Camino beni hayattan bezdirdi diyebilirim, duygusal olarak boğucu  film ilan ettim kendisini! Ejderha Dövmeli Kız çok okunanlardan uyarlama, iz süren bir sinema… Tinker Bell ve Peri Kurtaran biz büyüklere yaramaz, tam çocuk işi! Şeytan, bildiğimiz şeytan değil ama bildiğimiz şeytan oyunları! Büyük Oyun, haftanın siyasi yerlisi ve yol hikayesi… Garip Bir Aşk Öyküsü ikinci defa vizyona taşınıyor ve bu durumdan pek bir mutlu görünüyor! İyi Seyirler…

Banu Bozdemir

Paris’te Son Konser / The Concert

Yönetmenin ilk filmi Hayat Treni de İstanbul Film Festivali’nin açılış filmi olmuştu birkaç yıl evvel. Paris’te Son Konser de aynı yollardan geçti. Hem komik hem de trajikti. Yönetmene göre Yahudi bakışında komedi trajedinin başka bir formuymuş. Radu Mihaileanu sanki yönetmenden çok bir besteci ismi gibi. Zaten Hayat Treni müzikle özdeş bir filmdi. Yönetmenin diğer filmi Bir Şans Daha, farklı bir kültürle büyüyen çocuğun algısına eğiliyordu. Tabi yönetmenin katmanlı anlatımı, Yahudilere olan düşkünlüğü hatta Bir Şans Daha’nın Falashalar ( Etiyopyalı Yahudiler) üzerine eğilmesi bu Romanya doğumlu ama Çavuşesko baskısından kaçıp Fransa’ya yerleşen bu adama biraz daha dikkatli bakmamızı sağlıyor. Filmleri arasında uzun aralıklar bulunan, farklı ve özgün konulara el atmayı seven yönetmen bu kez müzikten ilham aldığını sonuna kadar gösteriyor. Bu kez filmimiz müzik kanalından Bolşoy orkestrasına uzanıyor, filmde politik bir hava esiyor, Yahudiler ve Çingeneler filme her yerinden dahil oluyorlar. Bir an kendimi o cümbüş içinde Tony Gatlif filmlerinde ya da Kusturica karelerinde hissettim. Ama filmin alttan alta akan dram damarı ve sonuna kadar açığa çıkmayan küçük sırları eşliğinde aslında uzun uzun izledik ama zerrece sıkılmadık… Müziğin, bütünleşmenin, mizahın ve iyi film izlemenin keyfini siz de yaşayın isterim…

Camino
Camino’nun trajik bir yanı olduğunu tahmin ediyordum ama bu kadarı filmin uzayan dakikaları arasında iyice üzerime çöktü. 2008 yapımı film 2009’da ülkesindeki Goya ödüllerini silip süpürdü, bize de yeni uğruyor. Daha önce izlediğimiz ama yapım yılı 2009 olan Peter Jackson’ın Cennetimden Bakarken / The Lovely Bones filmiyle bir hayli benzeşen Camino, zaten İspanya’nın Cennetimden Bakarken’i ilan edilmiş. Camino yönetmenin dediği gibi hayaller, araflar, üzüntüler, kabuslar arasında geçen bir film ama filmdeki dine bağımlılık düzeyi bir hayli yüksek dozda… İspanyol halkının büyük bir kısmı Katolik. Camino en katı Katolikler arasında dolanıyor, özellikle de annenin etrafındaki her olayı dine, İsa ve Meryem’e bağlama duygu ve düşüncesi filme olan duygusal bağımızı bir hayli olumsuz yönde etkiliyor. Annenin kaderci yaklaşımı, Camino, ablası ve babasını tamamen ele geçirmiş durumda. Yönetmen aslında farklı öykülerden, hayatlardan toplama yaparak bu filmi ortaya çıkarmış. Bir şeye bu kadar gözü kapalı teslim olmanın, acı çekmeye meyilli olmanın ve bunun seçilmiş insan olmakla eşdeğer tutulduğunun altını eleştirel olarak çizmeye çalışıyor ama bunu yaparken ibreyi o kadar fazla eğiyor ki, içimizi hafakanlar basıyor. O yüzden filmde yaşanmaya çalışılan aşk, dostluk ve bağlılık satır aralarında kayboluyor, çocuksu dünyanın hayalleri ve karabasanları amaçsızca uzuyor… Film yönetmen Javier Fesser’in üçüncü filmi ve ülkesinde çok izlenen filmlere imza atan bir yönetmen… Dediğim gibi küçük bir kızın trajik öyküsünü merakla bekliyordum ama yoğun din baskısı altında birazcık hayal kırıklığına uğradım açıkçası..

Ejderha Dövmeli Kız: Millennium Üçlemesi 1 / The Girl With The Dragon Tattoo
Tüm dünyayı kasıp kavuran bir fenomene dönüşen Millennium Üçlemesi’nin ateşi bizde de yanmaya başladı. İsveçli yazar Stieg Larsson’un ‘Millennium Üçlemesi’, tam 41 ülkede 21 milyon satarak rekor kırmış, nefes nefese bir roman dizisi. Serinin ilk kitabı Türkçe’ye ‘Ejderha Dövmeli Kız’ adıyla çevrilmişti. İşte bu film de o kitabın sinemaya uyarlanmış hali. Film de kitap da olduğu gibi seyircinin yoğun ilgisiyle karşılaştı ve İskandinavya’da izleyici rekorları kırdı. Filmin baş karakterleri hapse girmek üzere olan gazeteci Mikael Blomkvist ile ona yardım eden gizemli, asosyal, uyumsuz, dövmeli hacker kız Lisbeth Salander. İkisi kırk yıl önce ortadan kaybolan Harriet Vanger’in izini sürerken bir dizi cinayeti açığa çıkarıyor; üstelik katil Vanger ailesinin bir ferdi. Haliyle Blomkvist ve Salander, Vanger hanedanının gazabına uğruyor ve avcıyken av konumuna düşüyorlar. Bu arada film geçtiğimiz İstanbul Film Festivali’nde ‘Geceyarısı Çılgınlığı’ bölümünde gösterilmişti. Gece yarısından sonra gösterilen bu filmin duygusunun daha uçuk kaçık ve sert olmasını beklerdik ama filmde romandan farklı olarak yumuşatmalar var. 180 dakikalık film, biraz kısalarak 150 dakika olarak vizyona girdi, cinayet çözümlemelerini seviyorsanız, karanlık ve tekin olmayan ortamların ve ailelerin içine sızmak istiyorsanız buyurun, sizin için biçilmiş kaftan..

Tinker Bell ve Peri Kurtaran (Tinker Bell and the Great Fairy Rescue)
Bir animasyon olan bu film aslında 2009 yapımı olan ‘Tinker Bell and The Lost Treasure’ filminin devamı. Oyuncu kadrosunda isimlerine yer verdiklerimiz de seslendirenler oluyor haliyle. ‘Tinker Bell and The Great Fairy Rescue’da Tinker Bell’in ilk kez bir insanla tanıştığı tarihi ana şahit oluyoruz. Wendy ve Kayıp Çocuklar’la tanışmadan yıllar önce Tinker Bell, peri tozunun gücüne ve sihirli periler diyarına yürekten inanan Lizzy adında küçük bir kızla tanışıyor. Perilerin, İngiltere’nin çiçek açan çayırlarına yaptığı yaz ziyaretleri sırasında, iki farklı dünya ilk kez bir araya geliyor ve Tinker Bell, bir arkadaşa ihtiyaç duyan meraklı bir çocukla dost oluyor. Tinker Bell büyük bir risk alarak hem kendi güvenliğini, hem de tüm perilerin geleceğini tehlikeye attığının farkında değil. Animasyon izlemeyi seven bünyelerimiz Tinker Bell karşısında biraz bocaladı, zira yaş olarak 5+ gibi çizgisi var. Konusu da bir hayli basit, belki de bildik bir konunun anlatımı ancak bu kadar oluyordur… Bebelere tavsiye edilir…

Şeytan / Devil
İsmiyle izleyicide peşin korku yaratmayı amaçlayan ve Shyamalan’ın (filmin yapımcısı kendisi) mistik dünyasının farklı bir yansıması olan film bir kere korkunç değil onu belirtelim. Film Agatha Cristie’nin On Küçük Zenci kitabından uyarlama, çocukken okuduğumda ‘on küçük zenci’yle ilgili tekerlemeye bayılmıştım. ‘On Küçük zenci yemeğe gitti, biri kendi boğdu, kaldı dokuz, dokuz küçük zenci çok geç kalktı, biri uyuyakaldı, kaldı sekiz…’ şeklinde uzayıp giden tekerleme, Şeytan’ın beşli uyarlamasıyla tamamen günümüz formlarına dönüşüyor. Bir asansörde mahsur kalan beş insan teker teker ölüyor. İçerinden birisi şeytan. Erkeklerin asansördeki iki kadın üzerinde yoğunlaştıkları Şeytan bulma oyununda, filmde bu fobi oyununu çok da uzatmadan 75 dakikada halletmiş. Asansörde toplaşan insanların birbirine değen ya da değmeyen özellikleri var ama hepsinin kötü bir özelliği var ve şeytan onlara hadlerini bildirme derdinde… Bakalım siz kaçıncı dakikada bulacaksınız Şeytan’ı… Yönetmenler Drew ve Eric Dowdle. Kısmen sıkıntılı bir filme imza atmışlar ama korku konusunda sınıfta kalmışlar!

Büyük Oyun
Atıl İnaç Avni Özgürel yapımcılığında filmler çekmeye devam ediyor. Zincirbozan Abdi İpekçi suikastı ile tırmanan olaylara tarihin düz çizgisinden bakmaya çalışan bir çalışmaydı, bir belge olarak bakmak da fayda var. Büyük Oyun politik çizgileri olan, yol filmi formatında başlayan ama sonrasında bir inanç ve vicdan sorgulamasına dönüşen bir film. İnsanın ya da kadının demek daha doğru olacak belki, çaresizliğinin sınandığı ve kullanıldığı noktada din tacirlerinin sıçrama noktalarını gösteren bir film Büyük Oyun. Kerkük’ten başlıyor yolculuk… Ailesi Amerikalılar tarafından katledilen Cennet bir patlamada yaralanan ve sonrasında Türkiye’ye yollanan abisinin izini sürüyor. Başına türlü haller geliyor, ama yolculuğu onu yıldırmıyor. Her yerde kadın olmanın, öfkesinin ve acizliğin kurbanı oluyor, canlı bomba olmaya zorlanıyor. Filmin iki katmanı var, biri yollarda diğeri şehirde. İkisi de güvensiz ve tekinsiz. Din sömürüsü yapan hoca, bilinçli bir tercihle abartılı mimiklerle anlatıyor dini… Amerika ve İngiliz konsolosluklarına film çekmek için dahi olsa bu kadar yaklaşan kamerayı ilk defa gördüğümü söylemeliyim. Film biraz daha kısa olsaymış, olaylar biraz daha hızlı ve kesintisiz aksaymış daha iyi olurmuş seyirci açısından. Adana’da yarışma filmi, vizyondan sonra biraz da orada deneyecek şansını… Filmin bir diğer özelliği de üç kardeşin aynı filmde yer alıyor olması. Suzan, Serdal ve Serkan Genç kardeşler. Suzan başrolde, diğerleri din tacirlerinin arafı. Haftanın yerlisine ilgisiz kalmak istemeyenler izlesin!

Garip Bir Aşk Öyküsü / Zack and Miri Make a Porno
2008 yapımı bir film olan Garip Bir Aşk Öyküsü, aslında geçtiğimiz yıl vizyona girmişti. Gittikçe yoğunlaşan sinema gündeminde tekrar yer almaları ilginç tabii. Zack ve Miri birlikte yaşayan iki arkadaş ve bir süre sonra keyfi harcamalar nedeniyle paraları suyunu çekiyor. Onlar da para kazanmanın yolunu porno film çekmekte buluyor. Filmin ilginç konusunun yanında izlenmeye değer bir diğer unsuru da yönetmeni Kevin Smith. Bu çok yetenekli adam, her taşın altından çıkacak kapasitededir, o yüzden o taşın altına bakınız derim ben… Filmin o zaman pek bilinmeyen iki baştol oyuncusu da tanınıyor artık. Seth Rogan ve Elizabeth Banks. Seth Rogen , Zack olarak filmin başrolünü üstleniyor ve komik adam olmaya devam ediyor. Tıpkı Knocked Up, Super Bad, Pineapple Express ve Funny People’da olduğu gibi. Elizabeth Banks da güzelliği ve sempatikliğiyle oy topluyor! Yeniden vizyonda kendine yol açan bu film için fazla söylenecek bir şey yok, eğlenmek için izleyin gitsin!

İlk yorum yapan olun

Bir Cevap Yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.