Bir Tutam Cennet


A Little Bit of Heaven/ Bir Avuç Cennet filmine baştan iyi bir giriş yapamadığımı itiraf ediyorum. Zira yalnız ve rahat yaşayan, uçuk davranışlar eşliğinde oradan oraya sevgi böceği şeklinde atlayan kadın tiplemelerinden bıktım! Filmlerde sevilen, tapılan ama gerçek hayatta hayalet görmüş gibi kaçılan tipler bunlar. O yüzden galiba biraz da buna tepkiselliğim. Film zorlama bir komedi ve sevgi haliyle başlıyor. Filmin o kısımları bizi belli bir hüzne hazırlamak için hızlı bir maraton hali takınıyor ve Marley sürekli bizim gönlümüzü kazanmaya çabalama derdinde. Filmin asıl dozu ikinci kısımda başlıyor. Marley kolon kanseri olduğunu öğreniyor ve hep beraber inişe geçiyoruz!
Banu Bozdemir

Aslında bu film romantik komedi tarzının farklı bir versiyonu. Biraz ciddi olalım beyler misali. Her şeyin toz  pembe olduğu bir dünya yerine renkleri karıştırmayı seçen, ying yang yapan bir yanı var filmin. Yani hüznün içinden ortaya bir anda sevinçler saçılıyor. Ya da sevinçler birden yoğun kızgınlık anları yaratıyor.

Hasta kız ve doktor her türlü etik kuralları alt ederek birbirlerine aşık olurlar. Hastalıklı kız halini en son Aşk Sarhoşu filmindeki Anne Hathaway’ın oynadığı Maggie’de görmüştük. O da aynı yollardan gidiyordu. Hasta kız aşık olmaz, ona aşık olacak adama da güven olmaz misali hem kendini hem de bizi süründüren bu kızlar aslında hastalıklarına ‘aşk’ denen bir ilaç bulduklarını fark etmiyorlar. Biz fark etsek de çaktırmıyoruz ve onların gözyaşlarında yıkanıyoruz.

Gelelim filmin kadın ve erkek oyuncu uyumuna.  Kate Hudson ve Gael Garcia Bernal. Kırk yıl düşünsem ikisinin film icabı da olsa sevgili olacakları aklıma gelmez. Ama yönetmen Nicole Kassell kendince farklı bir kimya denemesine girişmiş. Bence başarılı olamamış. Bernal’den bir jön çıkmıyor, çıksa da Hudson’la uyuşmuyor.  Bernal daha sert rollerin adamı, marjinal bir havası var zira. Filmi bu takıntılar içerisinde izlediğim için gerekli zevki de alamadım. Sonuçta ölmekte olan bir kadının dramı var karşımızda. Yönetmen bu duyguyu fazla ajite etmeden, bizi hafif sulugöz yollara sokuyor. Film hayatın iki yoğun duygusuna dokunuyor: aşk ve ölüm. Marley ölüme bulaştığı anda aşkı da buluyor. Biraz da metanetli olmamızı öğütlüyor film. Hayat elimizden kayarken herkese telafi şansı sunuyor. Öyle ki Marley bir hastalığın pençesinde kıvranırken aynı zamanda bedenler bir dansın ezgisiyle kıvrılıyor!

Film yalnız olmaya, hayatın yükünü yalnız taşımaya da bir eleştiri yapıyor ve yol yakınken birini bulun demeye getiriyor. Marley’in her telden çalan arkadaşları etrafta pervane misali. Ama ölüme yatmış bedeni teskin etmek imkansız! Herkes iyi bir ölüm olması için elinden geleni yapıyor ve film absürd bir sonla bitiyor. Ama bir yandan anne ve babasıyla arası iyi olmayan kız imajı yaratarak aile olgusunu yaralıyor yönetmen.

Filmin ruhani bir tarafı da var elbette.  İçinde bu kadar ölüm hali geçen filmde arada yukarılara uzanıp arafta takılıyor ve Whoopi Goldberg’in ‘mucizevi’ yanıyla rahatlıyoruz. Bir Ghost etkisi alıyoruz Goldberg’den.

Kassel aslında Woodman adlı bir önceki filminde de geçmiş ve yaşanan arasına köprü atmış ve ağır dram yaşatmıştı izleyicisine.  Woodman ülkemizde vizyona girmemişti, çocuk tacizcisinin iç dünyasına eğilen film gayet başarılı bir filmdi. Bir Tutam Cennet’i de bazı aksaklıkları nedeniyle derin bir kuyuya atıp üzerine koca bir kapak kapatamıyorsunuz elbette. Bu film için ağır bir ruh hali olurdu. Hudson’ın girdiği ruh hallerinin gerçekçi yansıması karşısında etkilenmemek imkansız mesela. Ama Bernal filmin genel duygusunun dışında kalıyor bana göre. Film aşka tutkuyla, ölüme ise metanetle yaklaşmamızı salık veriyor, yavaşça kulaklarımıza fısıldıyor ve sonrasında Marley gibi çekip gidiyor hayatımızdan. Anlık etkilenmeler yaşamak mümkün filmde!

İlk yorum yapan olun

Bir Cevap Yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.