Festival devam ben devam(1)


12 NİSAN

Festival yorgunluğu yavaş yavaş bir uyuşturucu gibi bedenimi sarıyor, hissediyorum. Yorgunluk, doygunluk, taşma hali… Ama festival hız kesmiyor ve devam ediyor…

Dedim ya ikinci hafta Türk filmlerinin yoğunluk kazanan bir hafta. Kayıp Özgürlük Umur Hozatlı imzası taşıyan bir film. Çok klişe bir aşk öyküsü etrafında, ülkemizde yaşanan sorunlara dikkat çekmeye çalışan film çok yanlı bir bakış açısıyla vermeye çalıştığı gerçekliği de yok ediyor ve anlatmaya çalıştığı konuyu fazlasıyla basite indirgiyor… Ankara’da yarışma filmiydi burada yeni Türkiye sineması bölümünde.

İlkini yine İstanbul Film Festivali’nde izlediğim Özel Tim 2, Brezilya’nın katı, kanlı ve yoz ortamında geçiyor. Brezilya’da hasılat rekorları kırdı bizde de çok sevildi hala benzeri tarzda bir film çekilmedi ne yazık ki! Film ilkinden 13 yıl sonrasına taşınıyor, aksiyon yine hız kesmiyor ve herkes bu kanlı isyana bir yerinden bulaşıyor…

Cebimde Kan Var, festivalin önemli belgesellerinden. Cep telefonunda kullanılan madenlerin çoğunun Kongo’da üretildiğine dair bir telefon firması Nokia’dan bir açıklama ve kabullenme bekleyen adamımız, bir sürü görüşme, yol ve iddiadan sonra bizi ikna etse de, telefon firmasını bir savaşa yol açtığına ikna edemiyor. Bir Michael Moore imzası taşımaya, hesap sormaya çalışan belgesel, iddiasını fazla karşılayamıyor ne yazık ki! Bizde filmden sonra salon insanları olarak cep telefonlarımızı açarak ve arayan var mı diyerek kontrol ederek çıkışa ulaşıyoruz.

Zefir Antalya’nın yarışma filmlerindendi. Minimal slasher tanımı yakıştırdığımız film Karadeniz’in yeşil ve ferah ortamına farklı bir anlam yüklüyor, hikaye başlangıcından farklı noktalara kaysa da arada ben birazdan müthiş bir psikopatlık yapacağım demekten de geri kalmıyor… Vizyon yolu yakın…

13 NİSAN

Festivalin tuvaletindeyim, görevlilerden biri reklamlar başlayınca salonu kapatıyorlar koşun dedi… Şaşkın şaşkın baktım ve her gün 3-4 film izleyen birisi olarak 15 dakikalık reklam kuşağını başından sonuna izlediğimi hayal ettim, korkunç bir şeydi. Her gün, her seans 15 dakika reklam izlememek için salona geç giriyoruz, bir süre sonra zaten reklamlar algımıza yerleşmiş otomatik görüntüler olarak kalıyor. Daha kısa olsa hiçbir itirazımız olamaz!


Attenberg arkadaş tavsiyesiyle, hatta festivalin iyilerinden biri olarak gittiğim bir film oldu ama hayal kırıklığına uğradığımı çok rahat söyleyebilirim. Babasının bizim anlayamadığımız bir şekilde yaşamdan uzak tuttuğu kızın aslında sadece cinsellikten uzak tutulduğunu anlıyoruz ve yaşadığı cinsel denemelerden pek memnun kalmıyoruz. Arada yapılan anlamsız danslar, kızın mahrumiyetine mi yoksa doğayla olan bütünleşme isteğine mi hizmet ediyor anlamıyoruz, zira anlamsız figürler onlar. Derdini bu kadar uzatarak ve hatta gerçeklerden uzak tutarak anlatan sinema tarzı sıkıyor, uyutuyor, iç geçirtiyor. Etrafımızda içi geçmiş bir hayli izleyici vardı!

Diğer filmi eğlenceli tutmakla iyi yapmışım, en azından tarzını bildiğim Stephen Frears filmi izlemek istedim ve eğlendim. Tamara Drewe’in başlangıcı çok iyiydi, filmin atmosferi, yazarlar grubu ve insan ilişkilerinin anlatımı çok başarılıydı, sanki biraz daha kısa olsa daha iyi olurdu ama dediğim gibi eğlencesi vardı, aktı gitti… Aşk ve ilişki denemeleri, taşra insanının kendinden taşan istekleri bu filmin konusu… Rahatlamak isteyenler tercih edebilir.

Saç ve Gişe Memuru Antalya film festivalinde izlediğim filmlerden. Saç’ı teknik bir hatadan dolayı tamamlayamamıştım, sonra da ‘ben sıkıcı filmler çekiyorum’ diyen Tayfun Pirselimoğlu’na kulak verdim ve izlemedim, Gişe Memuru bir ilk film, Tolga Karaçelik imzası taşıyor. Yalnızlığa, iletişimsizliğe farklı bir şekilde bakıyor, göktaşının çekim gücü hayal gücünü tetikliyor. Yarışma filmlerinden biri, o yüzden izlenebilir!

Festival bitişe yaklaşırken, her akşam olan etkinlik, parti, plaket törenleri de festivalin uzantısını oluşturuyor, takip etmek tabii ki zorunlu değil ama festivalin ruhunu sonuna kadar yaşamak için arada bir boy göstermek de keyifli oluyor!

14 NİSAN
Sayılı gün çabuk ve yorucu geçermiş, bendeki formül de şaşmadı!


Kar Beyaz Sabahattin Ali’nin Ayran isimli öyküsünden uyarlanan, beyazlara yaslanmış bir film. Yönetmen görüntüye dayalı bir yol izliyor, öykü uzuyor, güzel görüntüler eşliğinde bir filme geçiş yapmak istiyoruz ama pek başarılı olamıyoruz, o kadar kısa bir öyküden ancak kısa film olur diyebiliriz, Ankara’da en iyi senaryo almasına da ayrıca şaşırmıştık, vizyon yolu yakın… Karlı filmleri severim ama bu fazla karlı!

Lars Von Trier imzalı Avrupa, Siyad seçkisinden çıkan bir film, hala izlemeyenler için iyi bir fırsat. Almanya’ya, savaşa farklı bir bakış, Trier bakışı!

İçimdeki Yangın acılarla dolu bir hikaye… Bir savaşın insanların hayatını nasıl cehenneme çevirdiğine, nasıl yabancılaştırıp bir kenara attığına dair çok can yakıcı bir hikaye. Yakında vizyonda olacak filmde Simon ve Jeanne ölen annelerinin sırını bulmak üzere yollara düşerler, geçmişe dalarlar, sırları deşerler, savaşın acı yüzüne tanıklık ederler ve annelerinin ölümcül sırrını bulurlar… Tüyler diken diken çıkmanız olası, etkili bir film zira!

Fabrikadaki Piyano Çin’den gelen dokunaklı, müzik dolu bir film. Festivalin yarışma bölümünde yer alıyor, bir baba kızı için piyano inşa etmeye koyuluyor, duygusal, yavaş ve dingin!

Bizim Büyük Çaresizliğimiz bugün vizyonda, bence güzel. Yönetmenin minimal ayarından çıkıp doğru dürüst bir konuyla film çekmeye giriştiği Bizim Çaresizliğimiz ismiyle zıt bir umut barındırıyor aslında. Üç tane yalnız ruh birbirine tutunmaya çalışıyor, duygular tavan yapıyor ama aralar hiç bozulmuyor! Tavsiye edilir.

Çığlık 4, festivalin gece yarısına denk geldi biz basın gösteriminde izledik, eğlendik. Bol bol dalga geçen film, korkuyla komediyi harmanlayıp, eski ekibi de katıp önüne yeni bir film çıkarıyor. Wes Craven tüm rehaveti atıp neşe katıyor sabahımıza!

 

 

İlk yorum yapan olun

Bir Cevap Yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.