Festival günleri…

6 NİSAN
Bugün biraz gösterimin programının dışında festivalin basın gösterimine takıldım. İmkansızın Şarkısı’nı izledim. Festivaldeki ilk gösterimi 10 Nisan. Film bir roman uyarlaması. Romanı da bilmediğim için filme kötü uyarlanmış diyemiyorum ama filmin vasat olduğunu söylemeliyim.
Edepsiz bir film hali de var. Filmi tüm sanatsal olgulardan soyutlarsak bir adam ve üç kadın var diyelim… Gerisini siz tahmin edin. Kafası karışık adam ve kadınlar, güzel manzaralar, minimal evler ve kafayı cinselliğe takmış kadınlar… Bir açlık filmi gibi ama yine de genel anlamda tatminden uzak, anlamsızlaşıyor bir süre sonra.

Birinci film ne kadar kasıcıysa ikinci film o derece keyifliydi. İşin ucunda François Ozon olunca, usta yönetmen rotasını tekrar komediye çevirince tadından yenmez bir film çıkmış ortaya. Onun da ilk gösterimi 10 Nisan. Kadın İsterse / Potiche bir tiyatro oyunundan uyarlama… Bir aile şirketi etrafında dönen komedide Catherine Deneuve, Fabrice Luchini, Gérard Depardieu gibi usta oyuncuları izlemek çok keyifliydi. Kesinlikle tavsiye ederim… Zaten iki filmin orijinal altyazılı gösterilmesi bu filmlerin vizyon yolunun açık olduğunu gösteriyor.

Bu iki filmi Sinema Türvak’ta izledim. Galatasaray’dan aşağıya inerken sağda bulunan bina bir sinema müzesi aynı zamanda… Özel gösterimler için düşünülen bu mekan film gösterimleri için biraz sorunlu… Ama yine de filmin akışına kaptırıp kaptırmamakla ilgili rahatsızlık düzeyiniz azalıyor ya da artıyor.

2010’da Montreal’da en iyi yöneten ödülü kazanan Araf / Limbo 1970’lerde geçiyor. Bir yerde yabancı olmak üzerine. Hem de Norveç’ten Karayipler’e uzanan bir yalnızlık hali bu. Kadın dünyasına ilişkin sıradan ama güzel bir film. Tam da arada kalma hali bu filme çok güzel uymuş, tavsiye edebileceğim bir film…

7 NİSAN

Bugün Beyoğlu sinemasında kuyruk vardı 13.30 seansında… Eskiden kuyruklara, merdivenlere oturmalara daha fazla alışıktık, şimdi bir filmde böyle bir görüntüyle karşılaşınca ister istemez heyecan yaptık.

Artık Yıl bu sene Cannes’da en iyi ilk film ödülü aldı. Şehir hayatına, yalnızlaşmaya ve sado –mazoya ulaşan bir film var karşımızda, son gösterimiydi, kulaktan dolmaların akın ettiği bir seans oldu, perdeye gün doğdu!

Carlos Saura’nın Kanlı Düğün’ünü birkaç yıl evvel yine festivalde izlemiştim hatırladığım kadarıyla. Bu sene Serdar Akar’ın seçimiyle yine festivaldeki yerini almış. Kanlı Düğün’e hazırlık, soyunma ve makyaj odaları filmin çekim mekanları, kaçıranlar için festivalin son günü bir kez daha var.

Keşke Bilseydim Jia Zhang-ke imzası taşıyor ve yönetmenin 2008 yapımı 24 City filmiyle benzerlikler taşıyor. Belgesel ve kurguyu aynı anda omuzlayan bir film. Bir şehre bakış, aslında üç şehre bakış var ve bize bir şeyler anlatmaya çalışan insanlar eşliğinde adımlıyoruz şehirleri… Farklı, sinema bir yolculuk hali gibi…

Valla sinema sado-mazoya bel bağlamışken bizim de bunun dışında kalmamız düşünülemez. Günün bombası Michael Winterbottom’dan geliyor. İçimdeki Katil / The Killer Inside Me tartışmaya ve izlenmeye açık bir film. Sevişme sonrası kadınlara şiddet uygulamaktan keyif alan bir adam var karşımızda, etkili ve her bünyeye göre olmayabilir. Gözünüzü kapayacak, yan tarafa eğilecek ve ‘ayy, uyy’ diye bağıracaksanız gitmeyin. Buna değinmişken filmden (sadece bu filmden değil) beşinci dakika çıkan seyirciye de seslenmek istiyorum. Yani ne bekliyordun? Yani film hakkında aşağı yukarı bir fikrinin olduğunu ve ona göre bilet aldığınızı umut ediyoruz. Beşinci dakikada seni kaçırtan ne? Bak yine merak ettim…

8 NİSAN

Bugün şöyle bir yoruldum mu diye kendi yokladım ama emin olamadım, sanki beni biraz daha idare edecek kadar enerjim var… O halde devam film izlemeye…

Sabah yine festivalin basın gösteriminden bir film seçtim; Rio Seks Komedisi… Memnun kaldın mı diye sorarsanız “madem bu filmi seçtim, eğlenmeye çalışayım” hali vardı daha çok üzerimde. Jonathan Nossiter imzalı filmde Charlotte Rampling yine her zamanki “yaşlandım ama hala güzelim” haliyle ortalıkta dolanıyordu. Yönetmen eline ne geçerse filme katmış, aslında komik yanları da var ama çok peşinden koşulacak film değil hani… İlk gösterimi 11 Nisan.

Sonrası yani Banyodaki Adam farklıydı gerçekten de. Bir porno yıldızının (François Sagat) başrolde olduğu filmi duygusal olarak değil ama teknik olarak gayet amatör buldum… Ortada fazla bir konu yoktu, daha çok gay pornosu vardı, bol bol popo gördük, tabii diğerlerini de! Afyonumuz patlamamışken bu kadar cinsel mevzuya (duygusallık kaynaklı sevişmeler) takılmak beni yordu, sinemadan kaçarcasına çıktım. Bu arada Banyodaki Adam’ın gösteriminde de Atilla Bey (Dorsay) ve eşi Leman Hanım’la olan rutin karşılaşmalarımız Atilla bey’i çok etkilemiş olacak ki, beni en çok film izleyen sinema yazarı ilan etti. En azından en çok benimle karşılaştığını söyledi, teşekkürler Atilla Bey, teveccühünüz…

Şiir, Güney Kore eski Kültür Bakanı Lee Chang-dong’un son filmi, Cannes’da en iyi senaryo ödülü kazandı. Gerçekten de insanın içine işleyen bir öyküsü var, şiir yazmanın, belleğin ve hayatın değişik bir yansıması, Gorbaçof ise izlendikten sonra biraz sindirilmesi gereken bir film, sindirmeseniz de olur yani!

Miral, İsrail ve Filistin meselesine gerçek bir olaydan yola çıkarak yazılan senaryodan bakıyor ve süreci 1948’lerden 1993’lere taşıyor. Çekilen acılardan, mücadele ve ideallerden yola çıkıyor. Daha güzel olabilir miydi olabilirdi, sonuçta bitmeyen bir sorunun farklı bir yansıması. Julian Schnabel’in Kelebek ve Dalgıç’tan sonra çok farklı bir çalışması… Orada uzuvlarını oynatamayan bir adam vardı, burada ise beyinlerini kullanamayan siyasiler var, pek değişen bir şey yok galiba! Beni Asla Bırakma sıkı film, karanlık bir dünya, alternatif bir hayat öneririm… Vizyon yolu yakındır!

İlk yorum yapan olun

Bir Cevap Yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.