Hem içilen hem de terk edilen kadınlar!

56-gunduz-guzeli-belle-de-jour-1967-fransa-_2774707
Sinemanın hayat kadınlarına göz atalım dedik. Vamp, çirkin, katil, yaralı, duygusal ve çekiciler… Ama hayatın sillesini her şekilde yemiş ve kaçıp kurtulma derdindeler! On tane farklı ama hemen hemen aynı noktaya demir atmış hayat kadını profillerini çıkardık… İyi okumalar

 Banu Bozdemir

 Catherine Deneuve (Belle de Jour \ Gündüz Güzeli)

1967 yapımı, Joseph Kessel’in romanından uyarlanan Luis Bunuel imzalı filmde, Deneuve, kendisine sevgi ve saygıyla bağlı düzgün bir doktorla evliliğine rağmen dizginleyemediği mazoşist fantezilerini, genelevde çalışarak doyuran Séverine adında bir Fransız kadınını  canlandırıyor. Hem erotik hem dramatik olan bu filmde Catherine Deneuve  harika performansıyla tüm perdeyi dolduruyor derler ya öyle! Gündüz Güzeli adı Fransızca’da sadece gündüzleri açan bir zambaktan gelme.  Aynı zamanda Fransızca’da “fahişe” anlamına gelen bir deyim. Film tabii ki ona da bir gönderme yapıyor. Bunuel burjuva ahlakını bir kez daha acımasızca eleştiriyor. Kadın bedenini genele açtıkça kocasına olan bağlılığı artıyor, ama onun tutkusu başka adamların ilgisinden de kaçamıyor. İstekleri, arzuları, hayal kırıklıkları ve seksiliğiyle Deneuve Severine’e mükemmel bir can katıyor!

Elisabeth Shue (Elveda Las Vegas / Leaving Las Vegas) 

Karım beni içki içtiğim için mi terk etti yoksa karım beni terk ettiği için mi içmeye başladım hatırlamıyorum’ diyerek içen adama güzelleme yapan hatta içme olayını abartan ama oradan ne hikmetse Elisabeth Shue’nun canlandırdığı Sera karakterine odaklanmamızı da sağlayan, hatta oyunculuklarıyla öne çıkan bir film. Sera Elisabeth Sue’nun şaşırtma rollerinde birisi, hayat kadınıyken bir adamın hayatının kadını olmaya doğru giden yolda zorlu kulvarları var. Alkolle yaşayan bir adamın tutunacak dalı olmak, hatta ona gidip en alasından konyak almak… İşte Elisabeth Sue buradan kazanıyor!

leaving-las-vegas

 Patricia Arquette (True Romance)

Filmde aşk, komedi ve aksiyon üçlüsü durmadan devam ediyor ve leopar desenli taytı, kısa sarı saçları ve muhteşem performansıyla Patricia Arquette filmi alıp götürüyor. Tabii tek başına değil filmdeki herkes bir hayli başarılı. Bir tezgahtarın çekici bir kadına aşık olma hikayesi diyebiliriz kısaca. Kadın da ona aşık olur, ama bir sorun vardır. Kadın Clarence’a patronu tararından yollanmış bir fahişedir. Alabama evinin kadını olmak ister, fahişeliği bırakmak ister ama bu o kadar kolay olmaz. Ağzı burnu dağılan, ama buna rağmen raconu elden bırakmayan Arguette her şekilde bu filmi izlettiren nadir parçalardan! Senaryo Quentin Tarantino’ya ait elbette!

Jennifer Jason Leigh (Last Exit to Brooklyn \ Brooklyn’e Son Çıkış)

Hupert Selby Jnr’ın yasaklı romanından aynı adla Uli Edel tarafından uyarlanan filmde Leigh, 1952’nin şiddet ve ahlaksızlıkla dolu Brooklyn sokaklarında yaşayan ve aşk ihtimaliyle karşılaştığında kendi kendine zarar verme eğiliminde olan Tralala adlı bir fahişeyi canlandırıyor. Filmin fonunu oluşturan savaş sonrası atmosfer ve bu atmosferde var olmaya çalışan bir fahişe gerçekten de manidar! Jennifer Jason Leigh bu umutsuz ortamda aşkı arayan bir fahişeyi bir hayli başarıyla canlandırıyor. Filmin atmosferi ve dışarıda iş tutan atmosferi bir hayli fazla, Leigh ise bu atmosferin bedeni herkese açık umutsuz neferi. Filmin etkili sahnelerinden biridir.

prettywoman2

Julia Roberts (Pretty Women \ Özel Bir Kadın)

Her ne kadar çok bilindik olsa da, klasik kalıptan bu listede olmayı hak ediyor. 1987 yapımı Richard Gere ile başrolü paylaşan Roberts, New York’ta tanıştığı zengin işadamı Edward’la modern bir peri masalı yaşayan Vivian adlı hayat kadınını oynuyor. Julia Roberts çok iyi oynadığı gibi kendisini parlatan film de budur aynı zamanda. Film bir peri masalını andırıyor, bir hayat kadınını aşkı bulması, ona ulaşma hikayesi olunca tabii gözler bir anda bu filme çevrilmişti. Özel bir film olmayı, herkesin aklında yer etmeyi başardı, Julia Roberts denince akla gelen filmlerden ilkidir neredeyse!

Charlize Theron (Monster)
Filmin en öne çıkan tarafı kilo alan, bambaşka bir kadına bürünen Aileen Carol Wuornos karakterine başarıyla can veren Charlize Theron elbette. Karşımızda farklı bir hayat kadını imajı var. Hem hayat kadını, hem katil hem de erkeklere olan kini nedeniyle lezbiyen. Hal böyle olunca karmaşa filmin her yerinde bitiyor. Gerçek hayat hikayesinden uyarlanan filmde Theron En  İyi Kadın Oyuncu Oscar’ını kucaklamıştı 2004 yılında. Bir oyuncunun sınırlarını zorlayan aynı zamanda onun değişimiyle popülerleşen bir film karşımızda. Charlize Theron iri, çirkin bir kadın olmuştu, zayıfladı, bu halinden çok memnunuz!

guilty-of-romance-still
Megumi Kagurazaka  (Aşk Suçları  / Guilty Romance)
Konu olarak biraz Gündüz Güzeli tadı içeren bu filmde oyunculuk performansının biraz farklı yönlerine tanıklık etmek mümkün, bazen pornoya kayan filmde farklı bir tat var! Toplumun sapkın yönünü anlatan görsel şölen Aşk Suçları, tekdüze yaşamların raydan çıktığında nelere dönüşebileceğini gözler önüne seriyor. Popüler bir yazarın itaatkar karısı olan Izumi, her gün aynı şeyleri yapan, rutin bir yaşam süren bir kadın. Bir süre sonra bu rutin yaşamını değiştirmek için bir şeyler yapmaya karar veren Izumi, önce bir süpermarkette yarı zamanlı çalışır. Ancak yine de aradığı heyecanı bulamaz. Belirli denemelerden sonra porno filmlerde oynamaya başlayarak yoldan sapan Izumi, izbe bir motelde hayat kadınlığına kadar düşer. Arzu ve özgürlüğün nerelere varabileceğini hem duyusal hem tensel şekilde gözler önüne seren Sion Sono, Nefret Üçlemesi’nin kapanış filmi olan Aşk Suçları ile insanların karanlık yüzlerini aydınlığa çıkartırken, yaşanmış gerçek bir hikayeden yola çıkıyor.

Anna Magnani  (Mamma Roma)

Hayat kadınlığına biraz sonundan bakan bir film ve tabii ki ünlü yönetmen Pasolini imzasıyla. Kendisini pazarlayan adamdan ayrılarak, hatta yaşadığı muhiti değiştirerek oğluyla değişik hatta burjuva bir yaşamın özlemini kuran Mamma Roma’nın  hayatı anlatılır. Tabii bencil arzu ve isteklerden sıyrılmak, toplumsal olana yönünü çevirmek de işleniyor yönetmen filminde. Hayat kadını fikrini toplumsal argümanlarla sorgulayan yönetmen, Anne Magnani’yi de iyi bir performansla sunuyor.

Monster

 Nicole Kidman (Moulin Rouge)

İşin içinde Nicole Kidman olunca oyunculuk şahlanıyor zaten, Satin gösterişli bir müzikhol yıldızı olunca etkisine girecek adam da çok oluyor. Christian babasına başkaldırmış genç bir şair. İkisinin buluşması hem çok hem de belalı oluyor, güzel kadının uzantıları ve derdi çok. Ama onların arasındaki tutkulu ve teatral aşk perdeden bir hayli güzel yansıyor. Nicole Kidman hayat kadını rolünü ve bir yandan da tutkularının esiri olmuş seven kadını bir hayli iyi canlandırıyor!

Ahu Tuğba (Hayat Kadını ) 

Bir tane de yerli olsun dedim ve ismiyle olaya şıp duyan uyan Orhan Elmas imzalı Hayat Kadını filmini aldım. Safa Önal imzası taşıyan film ilginç bir senaryoya sahip. Şöyle ki Ahu Tuğba haftanın beş günü Arzu, iki günü Sevda olarak yaşayan, çift kişilikten muzdarip bir kadın. Arzu her şeye boşvermiş, gününü gün eden bir hayat kadını, Sevda ise Adalar’da yalnız yaşayan herkesin sevdiği bir kadın! Arzuyken sigarasını elinden bırakmayan, Sevdayken naif bir yaşamın kollarında çırpınan bir kadın. Geçmişinde acılar var, ona temiz hislerle bağlı faytoncu Halil var. Ahu Tuğba’nın her zaman ortalama bir oyunculuğu oldu, burada da öyle, dilini öteleyerek, gözlerini süzerek oynuyor ve Türk sinemasında hayat kadını nasıl ve ne kadar olunur onu gösteriyor!

2 yorum

Bir Cevap Yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.