Her derde deva limuzin


Don Delillo’nun 2003 tarihli romanından uyarlanan Cosmopolis öncelikle yoğun felsefi seanslarına davet ediyor izleyiciyi. Aslında arada söylediği önemli şeyler filmin gevezeliğinde kaybolarak sıkıcı bir terapiye dönüşüyor.

David Cronenberg’in ellerinden çıkınca ister istemez dikkat kesiliyoruz ama yönetmen tanıdığı bildiği toprakları terk etmek için inanılmaz bir istek içinde sanki. Son filmi Tehlikeli İlişki’de bir nebze aslına asılı kalmıştı ama burada iyice ipleri koparmış. Tabii kimse ondan ‘body horror’ tarzını devam ettirmesini beklemiyor ama bu kadar uzaklara düşmesi, üstelik o kadar başarılı olmayan filmlere imza atması ‘ne oluyor’ diye sordurtuyor tabii.

Karşımızda genç, azimli, zevkli, limuzinli, borsa fatihi 28 yaşında Eric Parker var. Parker yaşam alanı ilan ettiği ve dış dünyadan neredeyse soyutlandığı limuzininde her türlü ihtiyacını görmeye vakıf. Ama nedense kendisinin başka bir ulvi amacı var. Herkesin ekonomik krize isyan ettiği, kaos ortamının en derinden yakalandığı bir düzende eski düzen bir berber dükkanına ulaşmaya çalışıyor. Aracın içindeki yoğun sohbet ise zaman zaman sekse dönüşüyor, ya da seksle açılıyor. Ya da doktorunun prostat kontrolünde yani vücuda yapılan bir müdahalede görüyoruz kendisini. Burada eski filmlere yapılmış ufacık bir göndermeden bahsedebiliriz belki!


Dedik ya Eric limuzin insanı, bana göre sıkıcı mı sıkıcı! Limuzinden çıktığı ender anlarda ise karısı olduğunu anladığımız Elise ile buluşuyor. Karısına karşı cinsel istekleri güçlü olsa da sadece yemek yiyorlar ama öğün atlamadan! Filmin burada tavsamış evliliklerin üstünden gittiğini, sadece yemeklerde bir araya geldikleri sonucuna vardığını çıkarabiliriz ki doğru! Onun dışında ziyaretçisi bol bir adam Eric, Juliette Binoche’un canlandırdığı Didi, protestocu Andre ve eski çalışanı Paul Giamatti’nin hayat verdiği Benno filmin orijinal unsurları diyebiliriz!

Ama filmin bütün bu bütünün dışında pek fazla tadı tuzu yok. Bir kere akıcı değil. Aslında ön planda ayan beyan dönen felsefik muhabbetler daha göz alıcı olabilirdi, filme daha fazla kulak vermemizi sağlayabilirdi ama aksine filmden uzaklaştırıyor bizi. Tabii yazar Don Delillo’nun cümlelerini birebir filme aktarmış Cronenberg. Yazıda pek fiyakalı duran bölümler filmde birazcık anlam kaybına uğramış, ister istemez. Aslında biraz daha akıcı bir anlatım sunsa, bir yönetmeni tarz değiştiriyor diye topa tutmayız. Zaten karakteri yakın zamanda izlediğimiz Shame / Utanç’ın Brandon’una benzetmiştir ya da benzecektir mutlaka birçok kişi. Cinsel haz da maddi doygunlukla elden kayan bir şey ne de olsa! Ama yine de filmin tadı felsefi muhabbetlerde değil, seks, protesto ve az da olsa şiddet de çıkıyor.


Bu film için Moonlight’ın şirin vampiri Robert Pattinson’a uymuş mu derseniz aslında ne tavan yaptıran ne de rahatsızlık veren bir durumu yok. Film gibi ortadan akıp gidiyor, ne heyecan veriyor ne de heyecanımızı alıyor.

Cronenberg, sinemasını farklı bir yana kayan dünyanın gidişatına yakın tutmaya çalışıyor ama onun tarzının yerini pek bir şey tutamaz. Olmuyor beceremiyor işte bunu, tez zamanda eski tarzına dönmesi dileğiyle…

 

 

İlk yorum yapan olun

Bir Cevap Yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.