Marilyn’le Bir Hafta


Hollywood eskiye olan tutku ve özlemine Hugo ve Artist’ten sonra bir yenisini daha ekledi. Star, efsanevi yıldız gibi tanımlamaları en üst anlamıyla sırtlanan Marilyn Monroe’nun hayatının gizemlerine sızmak bile başlı başına bir olay gibi duruyor. Aslında bize güzel yıldızın bir haftası bahşediliyor ama bu bir haftada Monroe’nun evliliğe bakışını, oyuncu olmasının onu geren ve samimiyetten uzak tutan yanlarını ve bir de tabii çapkın olduğunu şıp diye anlıyoruz.

Banu Bozdemir

O ölümünün üzerinden uzun yıllar geçmesine rağmen hala çok merak edilen bir sinema ikonu. Onun yaşamının gerçek noktalarına nüfuz eden bir filmi ancak ve ancak onu biraz daha tanımak, hatta yakından görebilme (!) umuduyla izleriz.

Nitekim öyle oldu, ona havası ve duruşuyla tıpatıp benzeyen Michelle Williams’ın suratının, saçlarının ve ifadelerinin ayrıntısında kaybolup gitmek ilginç bir deneyim oldu. Bu arada Williams’tan görsel olarak kesinlikle bir Monroe çıkmış ortaya. Kadınların onu daha farklı bir gözle izleyeceğine, süzeceğine eminim. Zaman zaman girdiği bunalımları, onu yatağa bağlayan hezeyanları anlamak da zorlansam da, kişiliğini zedeleyen birçok ayrıntıya takılmamak da mümkün değil.
The Prince and the Showgirl filminin çekimleri sırasında, başka bir ülkede, üstelik Laurence Olivier gibi büyük bir oyuncunun karşısında, gözler ona dikilmişken ve çiçeği burnunda kocası Arthur Miller onunla yaşamanın zorluklarını bir edebiyatçı olarak inceden not düşmüşken Monroe’nun hezeyanlarına sahip çıkmamak biraz zalimce kalır!

Colin Clark bu filmin neredeyse en şanslı elemanı! Zaten filmde onun gözünden,  tuttuğu günlüklerden sinemaya uyarlanmış. Sinema sektöründe olmak için her yolu deneyen, azmi sayesinde The Prince and the Showgirl filminde reji asistanı olan Clark, bir anda Monroe’nun gözdesi olunca afallıyor. Her şey yalan gerçek sensin misali Clark’a saran Monroe, onun aklını başından alır, genç adamın ayakları yerden kesilir. Ama herkes bunun Monroe için geçici bir heves olduğunun farkındadır, hatta Clark’ın Monroe’dan önce gözdesi olan kostümcü kız bile! Kostümcü kızımızı da Harry Potter’ın Emma Watson’u canlandırıyor ki, bu rolün onun kariyeri açısından iyi mi yoksa kötü mü olduğuna karar veremedim!
Film genel hatlarıyla şöhret basamaklarının insanın hayata karşı ikilemini arttırdığı yönünde bir anlatım sunuyor ve ünlü insanların doğal olana bir vantuz gibi yapıştıklarını da. Onun içine biraz naz, biraz bunalım, biraz seksapellik, biraz da ulaşılamazlık dozu katarak erkeğin kalbine yollamak ünlü bir kadının en iyi dozu ve kozu bence!

 Dedik ya Williams şıp demiş Monroe olmuş diye… Ama filmin bir yandan da tatmin etmeyen bir yanı var. Bu ne bir haftalık kesite dayanıyor ne de senaryonun zaman zaman kendisini tekrarlamasına. Herhalde herkesin toz kondurmadığı, Judi Dench’in canlandırdığı deneyimli karakterin bile her şeyine katlandığı, rol arkadaşı Olivier’in gönlü olduğunda mükemmel bulduğu Monroe’yu rol keserken şımarık, oradan oraya zıplayan bir sarışın olarak görmemizden kaynaklanıyor sanırım. Bu da onca bunalım, onca bekleyiş ve sevgi biraz abartı mı acaba gibisinden bir durum yaratmıyor değil kafalarda. Belki de rolü birçok kez reddeden ama sonrasında kaçış olmadığını fark eden Williams’ın ‘görüntüyü kurtardığını’ ama belki de onun seksapalitesini kuşanamadığını söyleyebiliriz, zira bazı yerlerde mızmız çocuktan farksız bir Monroe görüntüsü içimizi delip geçti yani!

 İlk sinema filmini çeken Simon Curtis bizi 1956’ların Hollywood’una sokuyor, atmosfer olarak filmden tatmin almamızı sağlıyor. Zaten gözümüz Williams Monroe’sundan başka bir şey görmüyor, yani film başka şeylere gözümüzün kaymasına pek izin vermiyor. Ama yine de bir Monroe filminden daha fazla şey bekliyor insan. Belli bir tatminsizlik insanın içine yayılıyor!

İlk yorum yapan olun

Bir Cevap Yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.