‘Öğrendikçe kendimizi ifade etmekte minimalleşiyoruz’

Aslı Özge’nin Köprüdekiler’den sonra kamerasını şehrin öbür yanına, küçük burjuva bir çiftin kopma noktasına gelmiş ilişkisine çevirdiği Hayatboyu bu hafta vizyonda. Minimal sinemanın yüzünü daha çok taşraya çevirdiği günümüzde şehir insanının kaosunu, açmazını anlatan Özge’yle ve filmin performansıyla dikkat çeken oyuncusu Defne Halman’la konuştuk.

Banu Bozdemir

Hayatboyu’nu ben kendi adıma fazlaca beğendim, kadın olarak bakmanın bir farkı olduğunu düşünüyorum filme. Yüzünü taşraya dönmüş ama bir dert içermeyen ya da şehir hikayelerini Özcan Deniz ve muadillerinin kalburüstü anlatımlarından dinlemekten bıktım. Bu filmi nasıl tasarladığınızı merak ediyorum, kafanızda var mıydı, yoksa bir alternatif mi yaratmak istediniz?

Aslı Özge: Köprüdekilerden sonra kendilerini ait oldukları üst sınıf içinde sıkışmış hisseden bir aileyi  anlatacaktım. Ancak o projenin finansmanı uzadı, başka bir şey yazmaya başladım ama yine de azınlık olan bir kesimi anlatmak istiyordum, ancak sizin de dediğiniz gibi kasabada geçen ağırlıklı erkek hikayelerinden farklı bir şey yapmak istiyordum. Ben de Köprüdekiler de erkekleri anlatmıştım ve her ne kadar İstanbul’da da geçse daha çok şehrin varoşlarını kendine mekan edinmişti film. Dolayısıyla Hayatboyu’nda bir mimarla sanatçının ilişkisi üstünden modern hayatı ve bu vesileyle filmlerde fazlaca gösterilmeyen İstanbul’daki modern mimariyi göstermek ilgimi çekti. Ama tabii yine sıkışmışlık duygusundan vazgeçemedim, Evlilik kurumu zaten benim için baştan beri sorunlu bir kurum. Çöken ve hayatboyu tutamayacağınız bir sözü size verdirten bir kurum. (Gülüşmeler) Verdiğim röportajlardan birinde iki filmi yan yana koyduğumuzda bir İstanbul portresi çıkabilir mi diye soruldu. Neden olmasın? İstanbul’un iki farklı ucunda yaşayan iki farklı kesim aslında.

19534411_20131021204358342

Peki siz oyuncuların bir rolü seçerken kriterleri nedir? Neye dikkat edersiniz?

Defne Halman: Projeye göre değişir, bazen bir role kapılırsınız, bazen çalışmak istediğiniz birisi vardır, bunlar çok değişkendir.

Bu film için?
D.H:
Aslı’nın yakalamak istediği oyunculuk anlayışı, benim de bu minimal  tarzda oyunculuk yapmak istemem. Ela karakteri, çağdaş sanatçı bir kadını hayata geçirme ve o süreci yaşama ve en önemlisi de Aslı’yla çalışmak, hepsi beni çok cezbetti .Söylenmeyenler üzerine, o sessizliği, daha az diyalogla pek çok şeyi anlatmak ve tutmaya dair olmak… O sıkışmışlığı aynı zamanda oyuncu olarak bastırmak, sıkıştırmak, itmek, kıstırmak benim tiyatroda oynadığım rollerin tam tersi bir yaklaşımdı. Denemek, ona ulaşmaya çalışmak, zoru becermek benim için çok çok cazipti. Ürkütücüydü tabii bir yandan da olabilecek mi nasıl olacak diye.

Bayağı zorlu bir rolün altına girmişsiniz. Ben katıldığınız festivallerde hep ödül almanızı bekledim. Alamayınca neden diye sordum açıkçası. Güçlü bir kadın karakter ve onun yansıması var. Diğer filmlerdeki kadın performansları mı daha etkiliydi, cesur mu bulundu ne oldu yani?

D.H: Beklenti ne kadar doğru bilmiyorum, onun için yapılmıyor bu işler. Bu filmin içinde olmak benim için büyük şans. Bunu inanarak söylüyorum dönüm noktasıydı benim için. Değişik metodlar deneyen bir oyuncuyum ve bu rol için Aslı’yla ortak bir dil oluşturduk. Onun peşinde olduğu bir şeydi, ben de onun peşinden gitmek istedim. Ödül alsaydım verdiler derdim (gülüşmeler) ama vermemeleri filmi küçültmez, yapılan işten de bir şey götürmez. Ben de birtakım jürilerde bulundum, orada birçok kişilik bir araya geliyor, başka bakış açıları oluyor, başka bir süreç gerçekten de. Dünyanın her yerinde oluyor buna benzer şeyler.

Köprüdekilerle ilgili konuşmamıştık sizinle, onunla ilgili bir soru da araya sıkıştırmak isterim. Bol ödüllü bir doküdrama oldu. Mesela öyle bir çıkış yapmanızın nedeni neydi, var olan sürece uymak mı, daha zor ya da kolay olmuş olabilir. Bir süre daha öyle devam edebilirsiniz diye düşünmüştüm…

A.Ö: Evet herkes öyle düşünmüş. Belli bir stilin esiri olmayı sevmiyorum. O kendi başına çıkmış özel bir projeydi. Boğaz Köprüsü’nden gelip geçerken, orada çiçek satan çocuklara bakıp bu çocuklar buraya nereden geliyor, nereye gidiyorlar diye düşünerek projeye başladım. Başta belgesel yapmak istiyordum ancak  zaman içerisinde salt belgesel yapmanın beni çok da ilgilendirmediğini fark ettim. Çünkü belgeselde kontrol etme mekanizmasını geri çekmeniz gerekiyor. Ben akan hayat olsa bile onu kontrol etmek istiyorum. Köprüdekiler üç hikayeden oluşuyor ve bir tanesinde bir evliliği anlatıyordum. Sonuçta  bir evin içine, bir ailenin mahremine  giriyorsunuz, kamera koyduğunuz anda ise kişilerin birbirine tavrı tamamen değişiyor, kendilerini saklamaya başlıyorlar. Ben de o anki doğalığa inanmıyorum. Bu yüzden de belgesel yapmaktan vazgeçtim. Onların hayatları doğrultusunda kendim diyalogları yazdım, gerçek mekanlarda çektim, kendilerini oynattım çoğunlukla ve yavaş yavaş film bu şekilde şekillendi. Bu vesileyle  genç yaşta trafik kazasında kaybettiğimiz Köprüdekiler’in başrol oyuncularından Umut İlker’i burada anmak isterim.

Hayatboyu-Ela-Can

Şehir insanının dış dünyadan etkilenme kalıpları, bir ilişkiyi bir arada tutma yolları daha mı zor sizce?
A.Ö:
Benim anlatmak istediğim şey daha çok modernleşmenin beraberinde getirdiği sorunlardı belki de. Öğrendikçe ve eğitim düzeyi yükseldikçe kendimizi ifade etmek konusunda minimalleşiyoruz, ve fevri bir şekilde aklımızdan her geçeni söylememeye çalışıyoruz.

Ben yine de entelektüel insanların daha fazla konuştuğunu düşünüyorum, ya da daha konuşması gerektiğini…  Ama film boyunca süregiden suskunluk hali… Bu benim düşüncem tabii, bir yandan da konuşunca kaybetme hali de daha hızlı gelişir sonuçta…

A.Ö: Bu bir Fransız filmi olsaydı kesinlikle sizin söylediğiniz gibi olurdu. Ancak Ela duygularını konuşarak değil, yaptığı sanat işleriyle ifade ediyor. Benim için bu önemli bir nokta. Çünkü ben aslında sanat eserlerini gösteren filmleri sevmem. Genelde sanat işleri birer dekor ve süs malzemesi gibi kalırlar. Ben sanat işlerini dramatik yapının parçası haline getirmeye çalıştım. Ayrıca evliliklerde kadının rolü konusunda kapsamlı bir araştırma yapmış bir uzmanla konuştum. İlişkide o ya da bu sebeple kendisini yalnız hisseden kadınların çoğunun ilk başta duydukları öfkeyi kendi içlerinde hapsettiklerini, hemen harekete geçmediklerini, herşeyi iyice tarttıktan sonra hamle yaptıklarını söylemişti. İşte beni de ilgilendiren herşeyi tartarak geçirdiğimiz ve köşeye sıkıştığımızı hissettiğimiz o bekleme hali. Aslında her türlü arada kalma hali ilgimi çekiyor. Belki de bu yüzden de her filmimde bir ‘taşınma’ sahnesi var. Yeni bir eve taşınma da, yeni bir başlangıç ve aynı zamanda bir dönemin sonudur. Tam da ikisi arasında geçirilen süre ve duygusal değişim ilgimi çekiyor.

‘Can’ın duyarsızlığı devam ediyor bir yandan…

A.Ö: Benim için aslında duyarsız biri değil. O da tıp kı Ela gibi duygularını ifade edemiyor. Aralarındaki sorunları söze dökerse geri dönüşü olmayacağını düşünüyor. Bu sebeple  aralarında bir sorun yokmuş gibi davranmayı seçiyor. Aslında Can evliliğinde geçirdiği sarsıntıyı, deprem sonrası gittiği Van’da karşılaştığı gerçek yıkıntılar arasında tartma fırsatı buluyor. Ondan sonra da onun için ister istemez duygusal bir değişim süreci başlıyor. Film de tam bu noktada Ela’dan Can’a dönüyor.

Çok hareketli bir insansınız, rolünüzde bunun tam tersi. Bunun özelinde biraz çalışma, hazırlanma tarzınızı sormak istiyorum.

D.H: Aslı’yla çekime başlamadan sekiz ay önce casting’de karşılaştık.

A.Ö: Ezgi Baltaş ve Bülent Erkmen bana birbirinden bağımsız bir şekilde önerdiler Defne’yi.

D.H: Bir iki sahne okuduk karşılıklı, çalışma yaptık, nasıl bir çalışma yapmak istediğini anlattı ve beni çok heyecanlandırdı. Diyaloğun çok olmadığı, konuşulmayanlar üzerine bir halin olduğu bir durumu keşfetmek bana çok cazip geldi. Aslı’yla beraber galerilere gittik, Ela’ya hazırlanma sürecinde Aslı bir yol arkadaşı olarak hep yanımdaydı. Ellerini fazla kullanma konusundan kıyafetlere kadar… Dıştan giysem de rolü içime kadar işledi. O kademe kademe oluşan bir dönüşüm oldu. Ortamdan çıkmamak, etkilememek için çekimlerde bile çalıştığımız evden pek çıkmadım. Şimdiki etkisini bilemem ama o dönemde arındım birçok şeyden. Ela’nın durgun, sıkışmış, tutan haline mümkün olduğu kadar yaklaşmak ve ona dönüşmek gibi bir yola gittik. Düz ayakkabı giymem genelde ama babetler giydim o dönem. Çok şeye sirayet etti elbette.

A.Ö: Ama bittiğinde geri dönüşü kolay oldu gördüğünüz gibi. (Gülüşmeler)

D.H: Evet o duyguları tutmak ama içte de bir fay hattı gibi kaynayan bir durum var ve o çıkmıyor ortaya. Onun aşağıda tutmak ve göstermemek üzerine bir tarz.

hayatboyu

Oyunculuğunuz çok ilgi çekici, cesursunuz aynı zamanda. Çıplaklık ve onun yansıması, içselleştirilmesi konusunda neler hissediyorsunuz.
D.H:
İnandığım bir proje için hazırımdır, burada da inandım. Seyirci ne düşünür diye düşünmedim bile. O an Ela’daki etki nedir ona odaklandım.

A.Ö: Ela’nın dönüş noktası o sahne filmde. Ela’nın kendisiyle bütün acımasızlığıyla çıplak kalıp çökmüşlüğüne aynada baktığı en sert an.

Zaten o çıplaklık hiç seksi bir biçimde yansımıyor, çok doğal, çok filmin içine yedirilmiş…

D:H: Evin içinde geçiyor, bir karı koca hikayesi. Bir evde yaşananlar aslında. Soyunup giyinmiyorlar, sevişmiyorlar gibi yapamazsınız.

Evin mimarisi de filmin duygusuna çok uygun, o sıkışıp giden duyguları yukarıya doğru uzatan, denk düşen bir yapı, bunun sizdeki karşılığı ne oldu?

A.Ö: Ev filmdeki üçüncü bir karakter. Karıkocanın  kimi zaman bir saklambaç oyunu oynar gibi hem birbirlerini gözetlemelerine hem de hem de birbirlerinden saklanabilmelerine imkan veriyor. Ev görsel olarak çok önemliydi, sonuçta mimar bir adamı ve sanatçı bir kadını anlatıyorsunuz. Dışardan mükemmel gözükme baskısı taşıyan mesleklere sahip aynı zamanda bu kişiler. Biz de hem evin seçimiyle, hem mizansenlerle, hem de kamera anlayışıyla onların üstündeki bu baskıyı hissettirmek istedik.

Teknik olarak zorladı mı? Ev çok uymuş ama filmin duygusuna…

A.Ö: Evet çok zorladı. Topu topu 30-40 metrekareye kurulu kutu gibi 4-5 kattan oluşuyordu ev. Görüntü yönetmeni Emre Erkmen’le bu eve karar verirken zor olacağını biliyorduk. Benim aklımda senaryoyu yazarken yatay bir ev olmasına rağmen görür görmez doğru evin bu olacağını düşündük.

Hala yurtdışında mı yaşıyorsunuz?

A.Ö: Ben Istanbul’da doğdum büyüdüm, Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi sinema tv bölümünde okudum. Mezun olduktan sonra Berlin’e gittim. Hem burada hem orada yaşıyorum, ancak bir sonraki filmimi Berlin’de çekmeyi planlıyorum.

D.H: Ben New York’ta doğdum büyüdüm ama artık ağırlıklı olarak buradayım.

Bundan sonra sizin yapacaklarınız?

D.H: Tiyatro çalışmalarım devam ediyor, bu filmin çok yoğun festival süreçleri oldu ve hala da devam ediyor. Bir dizi olma ihtimali var. Ben bir şeylerin peşinden koşmuyorum gelince de bakıyorum işte.

 

İlk yorum yapan olun

Bir Cevap Yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.