O’nsuz filmi yedi bölgeden çocuklarını kaybeden anneleri anlatıyor…

Proleter Yapım tarafından çekilen, Ufuk Erden’in yazıp yönettiği O’nsuz filmi yedi bölgeden çocuklarını kaybetmiş annelerin izini sürüyor… Türkiye’nin yedi farklı bölgesi, kültürü ve kökeninden yedi farklı annenin yaşadıkları evlat acısının bir günlük sessiz hikayesi. Belgeselde yer alan anneler; 

Oğlunu Soma Maden Katliamında yitiren Gülsüm Çolak, birisi üç, diğeri bir buçuk yaşındaki iki torunu ve yirmibeş yaşındaki dul geliniyle ortada kaldı. Bu katliamı kader olarak görmeyen anne, yaşadıklarına her gün isyan ediyor ve oğlunun kafasında baret, ayaklarında sarı çizmeleriyle karanlıklar içinden bir gün mutlaka çıkıp geleceğine inanıyor.

Çernobil Faciası sonrası Karadeniz’de, özellikle Hopa’da her üç ölümden birisinin kanser yüzünden olduğu düşünülüyor. Laz kökenli anne Hüsniye Koyuncu hergün oğlunun anıt mezarında “…Ama her şeye rağmen bu yeryüzünde şarkılar söyledik. Teşekkürler dünya.”  diye biten yazısının tozunu siliyor. Kalan zamanlarında Hopa’ya Onkoloji Hastanesi yapılması için mücadele veriyor.

Üniversite öğrencisi daha ondokuz yaşındaki Ali İsmail Korkmaz, Eskişehir’de Gezi Parkı Protestoları sırasında, eli sopalı sivil kişiler tarafından kurulan pusu sonucunda feci şekilde dövülerek öldürüldü. Arap kökenli anne Emel Korkmaz kucağında oğlunun fotoğraflarıyla, katillerin gözlerinin içine baka baka mahkeme köşelerinde hesap sormaya çalışıyor. Ellerinde kitaplarıyla “Alişinin” Hatay’a geri döneceğini düşünerek her gün yolunu gözlüyor.

Yeni bir yıla sadece üç gün kala 28 Aralık 2011 akşamında, Şırnak Uludere yakınlarındaki Irak topraklarında, Türk Silahlı Kuvvetleri’ne ait F-16 savaş uçaklarınca yapılan bombardıman sonucu “kazaen” otuzbeş kişi hayatını kaybetti. O kara günden sonra hep siyah giyinen Roboskili annelerden Kürt kökenli Leyla Encü, on dokuz yaşında hayatının baharında kaybettiği oğlunun bir gün dağların, tepelerin arasından çıkıp geleceği günü düşünüyor.

Sivas’a şenliğe giden ve yakılarak katledilen otuzüç insanın içinde iki kızını birden kaybeden Alevi kökenli anne Yeter Sivri, Ankara’daki evlerinde kızlarının odasını o günden sonra hiç değiştirmedi. Her dışarı çıktığında boş odayla vedalaşan anne, yıllarca altında kebapçının işletildiği, sonra duvarında göstericilerden ölen iki kişinin de adının yazıldığı Madımak Bilim ve Kültür Evi’nin, devlet tarafından Utanç Müzesi olarak değiştirilmesi için haklı mücadelesini yıllardır sürdürüyor.

Er Sevag Şahin Balıkçı, henüz yirmibeş yaşında, Batman’da vatani görevini yaparken, terhisine sadece yirmiüç gün kala, 24 Nisan 2011 Ermeni Soykırımı Anma Gününde asker arkadaşı tarafından tüfekle vurularak  “kazaen” öldürüldü. Yıllardır sonuçlanmayan mahkeme sürecine karşı “AİHM gidersem utanırım” diyen Ermeni kökenli anne Ani Balıkçı İstanbul’daki evlerinde oğlunun tezkeresini alıp eve geri dönmesini bekliyor.

Doksanlı yıllarda özellikle Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgesinde hüküm süren Kontrgerilla binlerce insanı katletti. Gencecik iki oğlunu kaybeden anne, üzerine bir de eşinin kaçırılarak öldürülüp cesedi kaybedilmesi ve evlerine üç kez bomba atılması, bir kez de yakılmasına rağmen umudunu hiç kaybetmedi. Hayatta tek varlığı olan oğlu ve gelini de yıllarca işkencelerden geçirildi. Şimdi iki torunu, oğlu ve geliniyle birlikte kalan anne Dilşah Özgen tüm yaşadıklarına rağmen inatla Diyarbakır Barış Anneleri Meclis Üyeliğini sürdürüyor ve seksen küsür yaşına rağmen her Cumartesi oturma eylemini düzenliyor.

Poster

Projenin özü ve yönetmenin görüşü… 

Ani Balıkçı, Gülsüm Çolak, Emel Korkmaz, Hüsniye Koyuncu, Yeter Sivri, Leyla Encü ve Dilşah Özgen. Türkiye’nin yedi bölgesi ve kültüründen, evladını yitirmiş yedi farklı anne. Her şeyin ilacı olarak görülen zamanın bile çaresiz kaldığı bazı anlar vardır. Tıpkı ünlü yazar Victor Hugo’nun dediği gibi; “Çocuğunu kaybeden bir anne için her gün ilk gündür; bu ıstırap ihtiyarlamaz.” Görevi her ne olursa olsun vatandaşını korumak olan, devletin kurum ve kuruluşlarının etkisi ya da ihmaliyle evladını yitiren bir annenin yaşadığı ıstırap daha da katlanılmaz. Artık ölene kadar O’nunla yaşadığı o güzel hayat ile O’nsuz yaşamak zorunda bırakıldığı acı dolu hayat arasında sıkışıp kalır. Çevresindekiler ise sonsuza kadar hem O’nsuzluğun acısını, hem de annenin sessizliğini çaresizlikle seyretmek zorundadır.

O’nsuz adlı belgesel sinema projesinin asıl odak noktası, annelerin kendi hallerinde, sessizce yaşadıkları sıradan bir gününün hikayesidir. Bunu yaparken annelerin gözyaşları üzerinden değil, içlerinde yaşadıkları o dayanılmaz acıya rağmen, hala inatla dimdik ayakta durabildiklerini belgelemek daha önemlidir. Hem bazen konuşmaya gerek yoktur, sessizce bir bakış, bir duruş, bir an, tıpkı bir fotoğraf karesi gibi her şeyi apaçık anlatır. Yıllar önce bir film repliğinde söylenen şu sözde olduğu gibi; “söyleyecek çok şeyi olan bir kadın susuyorsa, sessizliği sağır edici olabilir.” Anna and the King (1999) Annelerin sessizliği de bize çok şey söyler, anlatır aslında.

Bizim ülkemizde her şey bir anda olur, oldubittiye getirilir ve balık hafızası gibi çok çabuk unutulur. Cinayetler, katliamlar, işkenceler, çeteler, skandallar, baskılar, zulümler, faili meçhuller, hırsızlıklar, yolsuzluklar… Sistemin tüm engellemelerine, baskısına ve sansürüne rağmen yazılan her kitap, edebi eser, sinema, tiyatro, müzik yani kısaca sanatsal her üretim O’nsuz yaşamak zorunda bırakılan ailelerin ama en çok annelerin sesidir. Başka annelerin evlatlarını yitirmemesi, böylesi acıların bir daha hiç yaşanmaması adına ortaya konulacak her çalışma gerçek sanat ve sanatçının görevidir.

Bu bağlamda daha önce birbirlerini hiç görmemiş, ortak paydada hiç buluşmamış bu yedi annenin, ortak tek yönleri evlatlarını zamansızca yitirmeleridir. Aslında yedi anne nezdinde bu acı evrenseldir. Türkiye’nin herhangi bir yerinde iyi evladını –pek tabii bazı kötü örneğin tecavüz, seri katil, psikopatlık gibi suçlar işlemiş evladını kaybeden bir annenin yaşayacağı evlat acısı daha farklı olabilir- kaybetmiş bir anne ile dünyanın diğer ucunda iyi evladını kaybeden bir annenin yaşadığı boşluk aynıdır.

Bunu belgelemek, belleklerde taze tutmak, görmezden gelmemek bağımsız bir sinemacı adayı olarak görevdir diye düşünüyorum. Umarım yaşanan bu acılar, bu gözyaşları hemen biter ve gelecekte benim gibi kendisini bunu belgelemeye adayacak sinemacılar hiç olmaz. Kameralarını aşka, doğaya, sevince, mutluluğa, dostluğa, kardeşliğe ve barışa yöneltir…

İlk yorum yapan olun

Bir Cevap Yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.