Türk sinemasında ilk film dönemi – 5

Aşkın müziğini arayan ama nasıl bir şey olduğunu bilmediği için aşık olamayan bir adamın hikayesini mi anlatsam yoksa o konuyu hiç mi elleşmesem… Malum müzik kulağı olmayabilir o adamın, o zaman aşkı hiç mi bulamayacak. Valla bu kadar dip takılamayacağım… Yaz gelince insan ne ister. Deniz ve yeşillik öyle değil mi? O zaman setimizi bu kez oralara kuralım derim ben kendime. Filmimin senaristi, ışıkçısı, kameramanı ve yönetmeni olan birisi olarak kendimle konuşuyorum evet…

Banu Bozdemir  

Öyle  herkesin üst üste yığıldığı, animasyon ve türlü şaklabanlıklarla bezenmiş bir deniz ortamına asla kamera kurmam… Ayın gökte tabak gibi parladığı, in ve cinin top oynadığı, cırcır böcekleriyle aydınlatılmış, ışıklar kapanınca tuvalete dahi gidemeyeceğiniz bir yere kuruyorum seti! Buradan aşkla karışık korku filmi çıkar. Aşık olmaya korkan insanların filmi! Denizde yumup, kurulanıp, duş alıp gece karanlığında yakınlardaki şelaleyi görmeye giden bir kız ve bir erkeğin peşinde kameramız…

Benim ağzımda ise ben evinden uzakta yalnız bir kovboyum şarkısı… Evde, mahallede film çekme kafasıyla yola çıktım ama, prodüksiyona kıyıp taa Akdeniz’in yalnız koylarına geldik. Kolay mı? Filmimiz minimal aşk korkusu… Yani çok kolay. Aşık olmak için her şeyin uygun olduğu bir ortamda aşık olmaya korkan iki insanın hayatındayız…

Adam korkuyor çünkü aşık olursa boku yiyecek… Taksim’de orada burada potansiyel sevgili olarak dolaşan cıvırları kaybedecek. Çok kararsız. Kız tam aşk kadını, aldı mı kollarının arasına ne dert kalır ne de kasavet! Ama duvara gömer adamı, aşkıyla yer bitirir, posa eder, şişeler, paspas eder, duvara çarpar, dengeni bozar.

Kızın derdi ise aşık olayım ama bu adam tatilden sonra uzar derdi! Bu da uzarsa adı ‘ilişki tutamaz, adam kaçıran kıza’ çıkacak. Gönlü ‘kaç kere sever insan, kaç gönüle alışır parçasını en kemani modundan çalacak’…

Neyse biz bunları atalım şelale yoluna. Artık yolda başımıza ne gelirse. Kafamda madenci başlığı, oradan ortama yayılan ışık filmin doğal ışığı. Elemanların eline de verdim iki fener. Hadi bakalım bu filmden ya aşk çıkacak ya da korku…

Yolda onlara ara prodüksiyon olarak çerez ve bira ısmarlayacağım. Sırt çantamda hamal gibi on bira taşıyorum. Şakır ve de şukur. Bildiğiniz sorunsuz ilerliyoruz. Oyuncular sus ve de pus. Olan bana oluyor. Her şeyi doğalına bıraktım diye nedir bu işkence. On beş dakikalık yürüme filmi olacak bu. Ödül garanti ama içim rahat değil inanın!

Neredeyse iki saat yürüdük, oyuncularım arada ayaklarına dolanan uzun bitkilerden korkup ufak çığlıklar attılar, arada bir konuşup gülüştüler. Bira arası verdik, beş saat kalkamadık, sanırım sarhoş oldular. Erkek oyuncum kızı bırakıp bana yavşadı. Ben kafamda madenci başlığımla ‘bu ne biçim iş’ şeklinde dönüş yoluna geçtim. Korka korka kamp yerine vardım, çadıra daldım. Oyuncularımın sabah erkenden el ele koydan ayrıldıklarını öğrendim. İnsan yerine hayvan kullanmaya karar verdim, gündüz gözüyle hayvanlara sardım. Çektim, çektim. Hayvanlar bile bıktı benden. Neyse kapattım kamerayı hadi. Seneye festivallerde görüşmek üzere. Filmimin adı gece vakti insanım, gündüz vakti hayvan!… J

 

İlk yorum yapan olun

Bir Cevap Yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.