Türkiye Sineması’nda ilk dönemi: 24

Dünyamıza bir haller oldu, benim evden film çekelim, her oda bir plato olabilir tezim azıcık da olsa gerçek oldu. Olmasaydı keşke.

Ama bu pandemi konusunu anlatıp içimizi daraltmak istemiyorum. Yeterince konuşuldu, tezler üretildi, normale dönüldü, ileride bizi neler bekliyor bilmiyoruz ama vs vs…

Buralara o kadar çok şey yazmışım ki, şimdi ne yazacağımı bilmez haldeyim açıkçası. Ama doğaya, hayvanlara, toprağa, çocuklara,  tarihe yaptıklarımız gelince aklıma bunun bir cezası olmalı diyorum, yanımıza kalmaz bu yaptıklarımız… Kameramla yollara düşüyoruz önce avlanmalarına izin verilen, sonra tepkiler üzerine av izni iptal edilen dağ keçilerinin yanındayız diyemiyorum. Yakınlarında bile değiliz, biz onların çıktığı yerlere çıkamayız, onların bastığı topraklara adım atamayız. Onların yaşam alanları, döngüleri bizi aşar. Avcılar gitselerdi de günleri görselerdi demekten kendimizi alamadık kameramla…

Nesli tükenmekte olan Üveyik ve patka kuşlarını ziyaret ettik, onlara da av izni çıktı biliyorsunuz.  Soyları tükensin, dünyadan silinsin diye. Mükemmel kafalar, bu kafalar niye silinmiyor acaba yeryüzünden diye hayıflanarak çektik bu mükemmel kuşları.

Oradan hasankeyf’e uzandık. İki kere gittim dolu dolu havasını soludum, o kadim toprakların sular altında kalıp, sonra yeni ziyaretçilerini bekliyor diyerek, dalga geçilir gibi betonla sıvanması hangi akla, vicdana, vatan sevgisi taşıyan zihniyete sığar bilemedik… Tüm dokuyu bozup, orayı kendi bakış açınız gibi anlamsız bir yer haline getirdiğinize mi yanalım, buna izin verdiğimize mi? Yüreğimize bir taş oturdu, evet sizin o kalas betonlarınız oturdu içimize… Ve nasıl bu kadar estetikten yoksun ve kötü olduğunuzu anlamaya çalıştık, anlayamadık affedin!

Oradan başka bir skandal karara Ayasofya müzesine geçelim. O da cami oldu, gündem de başka bir konu yokmuş gibi. Cami benim kutsalım değil ama saygılıyımdır, bir dokusu, emeği ve ruhu vardır camilerin. Ayasofya Fatih Sultan Mehmet tarafından alındıktan sonra camii oluyor, sonra Atatürk’ün kararıyla 1935 yılında müze olarak hizmet veriyor. İçini gezenler bilir muazzam bir yapıdır, yıllarca kapalı kalan mozaikler de o dönemde ortaya çıkıyor. Şu zihniyeti anlamak da ben kendi adıma zorlanıyorum. Kilise olarak inşa edilen bir yapıyı neden camii yapıyoruz, neden dönüştürüp dokusunu bozuyoruz? Kameramla üzgünüz, neden bir şey de olduğu gibi muhafaza edilmiyor. Neden bu yıkım, dönüştürme açlığı? Gerçekten yazık!

 

Kameramla Karadeniz’in ormanlarına uğruyoruz korkarak da olsa… Elbette doğanın vahşiliğinin farkındayız…  Öldürülen, hem de acı çekerek, köpeklerin saldırması sağlanan küçük ayının minik ruhu için, minik ayıdan af dilemek için gidiyoruz. Hayvanın cansız bedeninin başında arsızca fotoğraf çektiren zihniyetle biz nasıl aynı insanlıkta buluşuyoruz diye isyan ediyoruz, nasıl oluyor da bu vahşet genlerde hayat buluyor?  Öldürülen tüm çocuklardan da af diliyoruz, aynı kötülük size de uzanıyor, sizin masumiyetinize nüfuz ediyor. Kameramla içimiz dolu dolu olarak döndük yine, karadık, kızdık, öfekelendik, isyan ettik. Pandemiden bahsetmeyecektim ama gündem daha fenaymış, zorlayıcı, üzücü… Şu an uzaklara dalmış bir haldeyiz, bir hal çare düşünüyoruz. Uzak dediğim de karşı binanın çatısının biraz üstünden görünen uzaklık.  Sıkışık bir dalma hali yani, çarpıp çarpıp bize dönüyor…

 

 

İlk yorum yapan olun

Bir Cevap Yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.