Vizyonda beş yeni film (18 Şubat)

Bu hafta beş yeni film var.  İyi Seyirler… Zoraki Kral, ben zorla da olsa bu Oscar’ı alırım arkadaş diyecek kadar iyi! Yeşil Yaban Arısı vızıldamadan kahraman olmaya soyunan iki kafadarın zıtlıkları ve kahramanlıkları üzerine… 127 Saat yalnız kalmanın bir bedeli olmalı değil mi ama! Sinyora Enrica İle İtalyan Olmak yaşlı bir kadın ve genç bir adamın odaklarıyla ilgili… Çalgı Çengi çalıp oynayan insanlar ve başlarına gelen belaları anlatıyor.

Banu Bozdemir

Zoraki Kral  / The King’s Speech
Oscar’ın ağır topu, adaylıklar kralı. Tarihin içinden çıkıp gelen, ağır ağdalı, didaktik filmleri çoğumuz sevmeyiz. Ama bu öyle değil. Bazı krallıklarda, imparatorluklarda taht kavgaları esnasında kan gövdeyi götürürken buradaki iki kardeş de tahtı birbirine devretmek için fırsat kolluyor. İkisinin nedeni de kişisel. Ağabey Edward babası 5.George’un ardından tahta çıkıyor ama dul aşkından vazgeçemediği için de tahtı kekeme kardeşi Albert’a bırakıyor. O da bu durumdan hiç memnun değil. Çocukluğunda etlerini sıkan dadısı yüzünden kekeme olduğunu varsaydığımız Albert aile içindeki adı Bertie, konuşma özrü yüzünden inanılmaz acı çeken bir adam. Takılmayacak gibi değil zaten, bir liderin karizması etkileme gücü konuşmasından, hitabetinden geçer. Aslında filmin Edward tarafı da çok iyi bir konu. Zira aşkı tercih eden, tahtı elinin tersiyle iten bir adam ve dul bir kadın var öte yanda da…Herkes bu evliliğe karşıyken bir tek William Churchill’in karşı olmaması da ince bir ayrıntı!  Takvimler 1920’lerin sonundan 30’ların başına devrilirken İngiltere’de bunlar oluyordu duygusu bir hayli kuvvetli filmde. Mekan, atmosfer, sadelik, insanların sakinliği tam bir dönem filmine hizmet ediyor. Bertie’nin etrafında eşi Elizabeth büyük bir destek, aralarındaki aşk hissediliyor. Bu kekemelik meselesine kafayı takan karısı sonunda birisini buluyor, yöntemi ve hayata bakışıyla farklı birini, konuşma terapisti Lionel Logue’u. Bu ikilinin arasındaki atışmalar, çatışma, itişme, kakışma, dostluk, destek, güven, telkin hepsi görülmeye değer. Filmin içindeki mizah, o ciddi ortamdan taşan kendine has hareketlilik ve konunun orijinalliği görülmeye değer. Colin Firth ve Geoffrey Rush döktürüyorlar, tabii Helena Bonham Carter’da… Film her şeyiyle çok düzgün, bazıları için kasıcı gelebilir, krallığın iç hesaplaşması ilgi çekmeyebilir ama filmin içindeki küçücük gerilimler bile etkiliyor, başarma duygusuyla mutlu ediyor…

Yeşil Yaban Arısı / The Green Hornet
1930’lu yıllarda bir radyo piyesi olarak doğan The Green Hornet/Yeşil Yaban Arısı tüm mecralarda– sadece radyoda değil film serilerinde, çizgi romanlarda, 1960’lı yıllarda bir sezon süren ve Bruce Lee’nin ABD’de yıldızlık mertebesine ulaşmasını sağlayan televizyon dizisinde-pek çok hayran kazandı. Yapımcı Neal H.Moritz’in sevincine ortak olmak gerekirse Bruce Lee’nin Kato’yu canlandırmasına ve Van Britt Reid’in Van Williams olmasına izleyenleri hayrandı ve bu çılgın filmi yıllardan sonra tekrar beyazperdede görmek bir hayli keyifli. Yönetmen koltuğunda oturan Michel Gondry aşka, rüyalara ve biliçaltına sarmış bir yönetmen. Her filmden taşan o farklı tadı almak mümkün oluyor. Özellikle Sil Baştan herkesin hafızasında etkisini taptaze koruyordur eminim ki! Yeşil Yaban Arısı inanılmaz hareketli bir film, işin içine üç boyut girince iyice yorucu olabiliyor ama keyifle izlediğimi söyleyebilirim… Babası ölünce koca bir serveti olan Van, babasının teknik adamı Kato’yla çocukça bir maceraya girişir. Önce babasına karşı olan kini sonrasında doğru güzergahı bulur ve Yeşil Yaban Arısı bir kahraman olarak anılmaya başlar, uyuşturucu çetesiyle çatışmaya kadar vardırırlar işi. Her şey o kadar çocukça ve safiyane yapılıyor ki günümüzde yaratılmış bir kahraman olsa, süper kahramanlarla dalga geçiliyor sanırsınız ama film o mertebeye çok çok önceden ulaşmış gibi… Film tam anlamıyla bir süper kahraman hikayesi olmadığı için ortaklar arası çıkar çatışması, aynı hatuna yanık olma hali ve sürekli kavga etme durumları var. Van’ın babasını gazetesi olması ve bu süper kahraman olayının bu gazeteden sürekli gazlanması da Örümcek Adam’ı anımsatmıyor değil! Gondry bu kez keyifli ve duygusal açıdan değil ama teknik açıdan hızlı bir filme imza atıyor!

127 Saat / 127 Hours
Vizyona girmeden çok önce herkesin odaklandığı ender filmlerden. Danny Boyle filmografisini çeşitlendirmeye devam ediyor. Kah Hint sinemasının havasına dalıp hareketli, gümbür gümbür bir film çekiyor, kah yalnızlığın ortasında derin sorgulamalar içindeki bireye odaklanıyor. Gerçek bir hayat hikayesi olması, daha fazla dikkat çekmesi için bir etken oluyor. Aron genç bir dağcı ve Utah yakınlarında tek başına tırmanışa geçiyor. Vadilerle dolu bölgede tek başına olmanın iç huzurunu yaşarken bir kayayla beraber aşağıya düşüyor ve kolu o kaya parçasıyla ana parça arasına sıkışıyor. Filmin büyük bölümü o sıkışma anının verdiği fiziksel zorluklarla baş etme, mantık yürütme, hayatta kalma savaşımı ve derin sorgulamalarla geçiyor. Kimsenin Aron’un orada olduğunu bilmemesi, ailesiyle giderek kopan ilişkisi film üzerinden yoğun bir ‘birey olma ve yalnız kalma’ eleştirisine uğruyor. Yani film hayatını yalnızlık üzerine kurarsan, başına bir şey geldiğinde de yalnız kalır ve onun bedelini ödersin demeye getiriyor ve bunun diyetini bir kol kaybı olarak ödetiyor kahramanına. James Franco iyi bir seçim, ama birey olmaya, yalnızlaşmaya bu kadar geçirmesi fazla gelebilir… İnsanın mücadele ruhunun nasıl da ortaya çıktığıyla  ilgili başarılı bir yapım, doğanın tersi pis oluyor gerçekten de!

Sinyora Enrica ile İtalyan Olmak
Antalya Film Festivali’nde En İyi Kadın Oyuncu ödülü kazanan Claudia Cardinale’i telefonla arayıp üstelik uykusundan uyandırıp ‘Türkiye’den arıyorum, en iyi kadın oyuncu ödülü kazandınız’ halleri hala gözlerimin önünde. İtalya’da geçen filmde yaşlı bir kadınla genç bir erkeğin yakınlaşması konu ediliyor. Kocası tarafından terk edildikten sonra oğluyla yalnız kalan ve erkek dünyasına kapılarını kapatan Sinyora Enrica evini sadece kız öğrencilere kiralamaktadır. Ekin isimli gencin erkek olduğunu bilmeyen Enrica, bu sürpriz misafir karşısında yıllarca kapalı kalan duygularını açar ve Ekin’le aralarında farklı bir ilişki filizlenir. Aslında Ekin evdeki Valentina’ya yanık ama evde duygusal karmaşalar yaşanmıyor da değil… İtalyan filmi olduğunu çeşitli yanlarıyla hissettiren, Türk yönetmenin elinden çıkma film geri dönüşlerle başlıyor, İlke’yi canlandıran İsmail Hacıoğlu’nun karizmadan uzak halleri, yıllarca erkeklerden uzak durmuş Sinyora Enrica için nimet gibi. Zira onu baş tacı ediyor, farklı anlamlarla bu cılız oğlanı adam etmeye çalışıyor. Claudia Cardinale ile tekrar karşılaşmak isteyenler için birebir, onun dışında çok da bir fırtına kopartmıyor!

Çalgı Çengi
Salih ve Gürkan, düğün, kına gecesi gibi organizasyonlarda müzisyenlik yaparak hayatını kazanan Ankaralı iki teyze oğludur. Gürkan (daha solist ve jön fakat aynı zamanda klarnet icra eden) ve Salih (sesi ve fiziğiyle değil, her parçayı çalabilen piyano – orguyla müzisyenlik peşinde) bir ikili olarak, sıra altı bir organizatörün kendilerine pasladığı virane işlerle ekmek doğrultmaya çalışmaktadırlar. Teyze oğulları, alışık oldukları üzere yine Bağcılar – Güneşli hattında bir yerlerde ve muhtemelen yer altındaki bir düğün salonuna doğru yola çıkarlar. Gittikleri yerde kendilerini karşılayan düğün sahibinin, hazırlanmaları için kendilerini evin kömürlüğüne bırakması, o güne kadar itilip kakılmaya alışmış kardeşler için bile ciddi hayal kırıklığıdır, fakat bu sefer ‘kulis’te davetsiz misafirleri olacaktır. Aynı saatlerde, iki mafyöz tip, yakaladıkları banka güvenlik görevlisini gözden uzak bir yerde sorgulamak üzere bu izbe mahalle köşesinde bulabildikleri en kuytu mekân olan kömürlüğe tıkmışlardır. Güvenlik görevlisinin dengesiz mafya elemanına diklenmesi sonucu öldürülmesi, kardeşlerin müzisyenlik hayatını kaydırır. Artık cesedi sahiplenmekle, kendi cesetlerini teslim etmek arasında bir seçim yapmak durumundadırlar. Mafyöz tipler vurdukları adamın cesedini sabaha dek ortadan kaybetmelerini isteyince, teyze oğulları en akıllıca fikir olarak ancak cesedi sırtlayıp eve götürmeyi bulurlar. Evlerinde bir cesetle ikâmete başlayan teyze oğullarının bu misafirperverliği, cesedin kapalı kaldığı yerde fena halde sıkılması ile kısa sürecektir.

İlk yorum yapan olun

Bir Cevap Yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.